26 Ekim 2013 Cumartesi

Datca: Yekpare Tuhaflar Cumhuriyeti

Cici Camping'de, cadirimizin hemen yaninda bir ogleden sonra.
Kirmizi pabuclarin sahibi Can, bir gezgin.
Datca'da yedi gece gecirdim.
Eski Cici Camping'de denizin hemen dibinde.
Cadirda kalarak.
Ilginc insanlarla tanistim. (Biz de onlara ilginc geldik.)
Cogu yalnizdi.(Biz de yalniz insanlardik)
Hepsi de Datca'yi farkli goruyor, farkli yasiyor, farkli anlatiyorlardi. Tabii, ortak dile getirdikleri seyler de vardi.
Bilgisayarimi goturmedigim icin, bloga gercek zamanli yazamadim.
Buna biraz icerliyorum ama belki boylesi daha iyidir.
Simdi parca parca yazabilecegimi dusunuyorum. Hepsini birden anlatmak mumkun degil.
Yazacaklarimi bitirdigim zaman da, muhtemelen herseyi anlatmis olmayacagim.

Datca uzak biryer.
Kendine has bir yer.
Sessiz bir yer (gurultusuz).
Insanlarin gelip sigindigi, saklandigi, yerlestigi ama pek de sigamadigi bir yer.
Buraya gelen insanlarin (belki emeklileri bir tarafa koymak gerekir) hayatinda bir varlik meselesi var.
Meseleler birbirinden farkli olabilir. Ortak olan, bir varlik meselesi olmasi.

Yeryuzundeki insan sayisi kadar, varlik meselesi var. Ulkenin ya da sistemin getirdigi bazi ortak dertler, varlik meselelerimizde ortak alanlar yaratsa da, her birimiz gece gunduz kendi yolumuzdayiz.

Peki bu insanlar oraya gitmis de ne olmus? Ne degismis? Yalnizlar iyi bilir ki, yalnizlar bir araya gelince yalnizlik azalmaz, artar. Burada da oyle olmus.

Yalniza disaridan bakanlar 'tuhaf' derler ve tuhaflik mekandan azadedir.

Iste bu tuhaflar Datca'da bir araya gelmisler. Sessiz bir mutabakat olusturmuslar. Aslinda kimse kimseyi pek sevmiyor. Bazi fesatlarin da oldugunu tahmin etmek zor degil. Boylece herkes kendi dunyasinda kalmis yine. Temas anlarinda ortaligi alev almis.

Yani, burasi romantik bir 'tuhaf cenneti' degil. Aci haber su, tuhaflarin cenneti olmuyor.

Ama doga, iyilestiricidir. Iste sanirim Datca'yi ozel yapan ve tuhaflari buraya toplayan sey bu: Doga. Ege ve Akdeniz'in bulustugu bu burunda, doga bir armagan gibi.

Ortadaki beyaz kutle, bir fok heykeli. Adi BADEM. Datca'da beyaz bir fok gorunuyormus. Heykelini  yapmislar. Gercek mi, hayal urunu mu, bilinmiyor.
Datca'da bir ari gibi dolasirsaniz, bir tuhaftan diger tuhafa konarak, onlari bir araya getirmeye calismadan (cunku bu bosa harcanan ve insani yipratan bir emek olur) cok ilginc deneyimler yasayabilir, baya lezzetli sohbetler edebilirsiniz.

Bunu varlik arayisinizdan, yani hac yolunuzdan dusebilir, ya da kendinizi hac yolunda bir dinlenme tesisinde kabul edebilirsiniz.

Aslinda, genis dusunulecek olursa, burasi tuhaflarin tuhaf olarak yasayabildikleri, bir tuhaflar cumhuriyetidir. Klise romantizmden ve mutluluk arayisindan kendinizi soyutlayabilirseniz, baya rahat edebilir ve buranin yerlisi olabilirsiniz. Sessiz bir mutabakatin icinde, tuhafliginizin bilindigi ama yargilanmadigi, mesgul bir haci olarak...

29 Eylül 2013 Pazar

'Sanat benim icindir'

13.Istanbul Bienali basladi ve devam ediyor.
Dun Istiklal Caddesi uzerindeki ARTER galerisinde, bienal kapsamindaki sergiyi gezdim.
Bienalin bu seneki slogani 'Anne, ben barbar miyim?'
Galerinin girisinde sizi duvarda bu soru karsiliyor.


ARTER'e giriste sizi bir sergi karsiliyor. Duvarda asili tuhaf cisimler, yere atilmis gibi duran pet siseler, yarim kalmis ya da hasar gormus gibi duran isler arasinda simitler, organik el sabunlari, sampuanlar,icki siseleri, kestane kabuklari, turku evi ilanlari.. Malum cagdas sanat isleri..

Mesela sergi alanindaki su alani ele alalim..

Duvardaki bir semsiye. Hemen altinda bos icki siseleri var. Solunda midye kabuklari ile bacaginin biri kaplanmis olan bir manken goruyorsunuz. Diger bacak ise havada. Altindaki yaziyi okuyabiliyorsunuz.(COK YAKINDA)

Yandaki fotograf, giris alanindaki sergiden bir kesit. Sergiyi gezerken bana anlamli ya da estetik gelen bazi alanlar belirleyip fotograflarini cektim. Bunu bir cesit cerceveleme cabasi olarak da gorebilirsiniz. Cunku 'cok anlamlilik' ile 'anlamsizlik' arasinda savrulan, diger taraftan insana pek cok sey dusunduren ve karmasik duygular yasatan bir alanda geziyorsunuz.

Bir diger kesitte duvara sabitlenmis bir cizme, altinda da bir yazi vardi. (ya da git belki) Bu alani yine kendimce cerceveledim. (arkada gorunen erkek resmi, fotografi ancak belli bir acidan cekerseniz gorunuyor.)

Akilli telefon ile sergi gezerken, siz de bir yandan kendi 'sanatinizi' uretebiliyorsunuz. Bir yandan sergi alanini kendime gore cerceveliyorum, bir yandan da cektigim fotografin uzerinde akilli telefonumla filtreler uygulayarak, tasarlamis isi tekrar uretime sokuyorum ve sosyal medyadan, cevremdeki insanlarla paylasiyorum.




Boylece, hedef kitle, sanat tuketicisi, bir bienal gezgini iken, ayni anda amator bir sanatci oluyorum ve kendi performansimi sergiliyorum. O zaman su cumle ortaya cikiyor ve anlam kazaniyor: 'Sanat benim icindir.' Ve altinda su anlamlari da barindiriyor: Sanat benim gordugum gibidir ve yeniden uretimime aciktir.

Insan cagdas sanat sergisi gezerken neresi sanat, neresi degil anlayamiyor. Ben bu geciskenligi seviyorum.
Ama insani komik duruma dusurdugu de oluyor. (Birden cok kata dagilmis sergi alanlarini gezerken ara kattaki kafeteryayi da bir sergi alani sanarak dolasan sadece ben degildim! Bir ust kattaki galeri kitapcisinda dolasirken kafasini tedirgin bir sekilde kafeteryaya uzatan, sonra yavas yavas iceri girp etrafa bakarak dolasan insanlari gordugumde epey guldum. Aslinda girdikleri yer sadece hizmet vermeyen bos bir kafeterya idi.)

Yine de, siz de bienali gezip, hem serginin keyfini cikarip, hem de kendi sanatinizi uretebilirsiniz. "Modern sanat bana gore degil", "Anlamiyorum, ne sacma sey bu boyle", diyenlere, sergileri bir de bu gozle gezmelerini ve konuyu tekrar ele almalarini oneriyorum.








10 Eylül 2013 Salı

Bir Galaksi Polisiyesi: Hem deplasman hem kale arkasi

Bugun bloga yazip yazmamak konusunda kararsiz kaldim.
Ama kisa bir hikayem var, sanirim anlatmaya deger.

Oglen bir toplanti icin arabayla Zincirlikuyu'dan, yeni yapilan Zorlu evlerinin onunden gectik. Milyonluk evlerden bahsediyoruz. Cem Yilmaz ve Seda Sayan oradan ev almislar. Is arkadaslarim onunden gecerken soylediler.

 Charles Ebbets, on September 29, 1932
Bu binalarin yapiminda calisan mimar bir arkadasim var. Onu dusundum.
Sonra o binanin yapiminda calisan isciler gozumun onune geldi.
Mimar arkadasim ya da o iscilerden biri, bu dairelerden birinde oturmayi hayal dahi edemezler.
Ben de hayal edemem.
Sirketin verdigi BMW arabayi kullanan yoneticim de hayal edemez.

Bunlari dusunurken, bir Sabahattin Ali hikayesi aklima geldi.
Kafa travmasi sebebiyle hastaneye getirilen bir iscinin, tepesinde konusan insanlarin sozlerinden bir hastaneye geldigini anlamasi ve gozlerini actiginda yapiminda calistigi binayi taniyip gulumseyerek hayata veda edisini anlatan bir hikayesi var. (Hikayenin adini malesef hatirlayamadim. Kitabi da tozlu dolabimda aradim ama bulamadim.)

Icinde oturamayacagimiz ya da oturmak istemeyecegimiz evler, binemeyecegimiz ya da binmek istemeyecegimiz otomobiller falanlar filanlar icin calisip durmak... Sonunda urettiklerimizin cogunun  gereksiz olmasi ve sadece buyuk bir esitsizlige hizmet etmesi...

Bunlari neden yapiyoruz, kim bizi hipnotize etti ve bu sacmalik ne zaman bitecek?

Ben bunlara hic alisamiyorum. Galaksi polisini arayacagim.

https://www.youtube.com/watch?v=jFVSm8iHxbQ





8 Eylül 2013 Pazar

Kaleiçi'nde çöl ve vaha

Sundance günleri sona erdi.
Dün akşam Antalya'da, Kaleiçi'ndeydim.
Antalya esnafının geneli gerçekten sinir bozucu.  Aç gözlü ve hoyratlar. İnsan gittiği bir yere tekrar gitmek istemiyor. Sanki esnaf ev sahibi, müşteriler de iki aydır kirayı geciktirmiş kiracı.

Seni densiz avam.. Bakalım esnafını tatmin edebilecek misin..?

İnsan bir mekana girince kendini şu halde buluyor:  Bilmiyorum ki size layık mıyız, birşeyler yiyip içmek istiyoruz. Üç beş kuruş kenarda birikmişimiz ve zor zamanlar için cüzdanımızda kredi kartımız var.. Bize bir masa ayarlamanız....(Neeeaa! hem de Türkçe konuşuyor.).... sizce mümkün olur mu?...(sessizlik) ... ki acaba? (yok sayan sessizlik)...Gelip geçerken tekme atmazsanız... (atabilir) biz yere de otururuz.

Ne tuhaflar..! Hala batmamışlar, bu da tuhaf.

Koyusiyah ve sahiplerinden Ruşen Bey (Antalya, Kaleiçi) 
Neyse ki bu esnaf çölünde başkaca bir yer daha var. Koyusiyah diye bir cafe. Sahipleri bir vesile ile tanıdık. Limana doğru inerken, hiç umulmadık bir yerde, neredeyse saklanmış bir cafe. Burayı bulmak için googlemaps'e değil, Antalya'da lise ya da üniversite okumuş birisine, yani yerlisine sormak lazım. (Sahiplerinden Ruşen Bey'e bunu söyleyince, muzurca gülümseyerek, googlemaps'ten gizlendiklerini söyledi. )

Koyusiyah ufak bir bahçesi de olan, güleryüzlü, güzel insanlar tarafından işletilen "shanti" bir yer. Ekşi Sözlük'te müdavimleri pek güzel anlatmış.

Sade ve sürekliliği olan böyle mekanlar bana güven veriyor. Bir mekanla uzun süreli bir ilişki kurabilince, orası insanın şehirdeki evlerinden birisi oluyor. Fakat zamana direnmek zor, hele bizimki gibi kaotik ülkelerde. Herhalde bu yüzden böyle mekanlar buralarda insanın karşısına nadir çıkıyor. Bulunca da insan bir arkadaş edinmiş gibi seviniyor.

Velhasıl, Antalya'da Kaleiçi'ne yolunuz düşerse, Koyusiyah'ı arayın, bulun gidin derim. Limana doğru inerken yol boyunca sorduklarınız, orayı bilmiyorsa, doğru yoldasınız ama doğru insana sormadınız demektir. Yerlisine sormanızı tavsiye ederim. Size orayı tarif edecek birilerini bulduğunuz anda büyük ihtimalle zaten çok yakınlarında olacaksınız. Yakınlık her zaman adım hesabı ile ölçülmez değil mi?

6 Eylül 2013 Cuma

Sevgili okurlarım..

Bugün anlatacak çok şey var.

Neresinden başlasam da anlatsam bilemiyorum. Sanırım atlardan bahsetmek en iyisi. Dün bu konuda bir beklenti yaratmış oldum.

Öncelikle şunu söylemek istiyorum: Diğer türleri tanımak için onlarla nitelikli zaman geçirmek konusundaki düşüncelerimi atlarla da doğruladım. Kısa bir deneyim olsa da, at dünyası diye bir dünya olduğunu anlamış bulunuyorum. (Çok tebrik ediyoruz.) Şöyle ki:

Fotoğraf için Sundance sakinlerinden sevgili Zeliş'e teşekkürler.
Atları yönetebilmek için otoriter bir ilişki kurmak işe yaramıyor, onlarla arkadaşlık etmek gerekiyor. Önce birlikte bir yürüyüş yapıyorsunuz. At sizi tartıyor ve tanımaya çalışıyor. Onlara hem sevgi hem güven vermeniz gerekiyormuş. Ki size liderlik versin. (Ata bindiğiniz zaman talimatlarıızı dinlerse ve sizi sırtından atmazsa, size liderlik vermiş oluyor.)

Ama seyislerinin ötesinde bir liderlik hayal etmemek gerekiyor. Çünkü esasen hayvanlar size seyisleri sebebiyle eyvallah diyorlar. Seyisi ortadan kaybolsa, onlarla uyum sağlamak ve "liderlik" tesis etmeniz için Fasalis (Phaselis) yarımadasını en az üç kez turlamanız gerekebilir. (Bu sırada sizi sırtından atıp kaçmayacağını varsayıyoruz.)

Atlar yılanları seziyorlar ve güzergahta yılan varsa zınk diye duruyorlar. O yöne gitmiyorlar. Biz iki kişi, seyisimiz Ercan ve iki at ile (Sunrise ve Şeker) tur attık. Sunrise Şeker'in annesi.  Munis bir at olduğunu en başta seyisimiz bize söyledi. Şeker de onun oğlu. Aynı aileden oldukları için huyları da benzermiş.

Güzergah boyunca Sunrise'ın durma noktaları var. Sebebi yok. Tam o noktaya gelince Sunrise duruyor. Şeker de onunun liderliğinde (hep bir liderlik meselesi var) hareket ettiği için, Sunrise durunca o da duruyor. Hep birlikte duruyoruz. Ne kadar duracağımız belli değil. Sunrise ne zaman isterse o zaman tekrar yola çıkıyoruz.

Şeker de yolun kenarından yürüyor. Öyle seviyormuş. Onu da ortaya çekmeye çalışmıyoruz. Kenardan kenardan yürüyoruz.

İşte atlara böyle (atın isteklerine tam uyum sağlayarak) liderlik edebiliyorsunuz (yerse). Fakat şahane bir duygu. Atlarla yaşayan bir insanın, içindeki arkadaş canlısı özgür ruha ulaşması sanırım çok daha kolay olur. Onlar insana öğretiyor.

Hayvanları tanıdıkça insan yeryüzünde ancak bir tür olduğunu ve inşaa ettiği tüm kuralların, sosyal rollerin, ilişki dengelerinin ancak bir türün yaşam seçimi olduğunu daha iyi anlıyor. Açıkçası insan türünün kuralları, pek çok tür için son derece komplike. Karakteristik fakat sade (ve bence saygıdeğer) kurallarla yaşayan yeryüzü canlılarının dünyasında, biz insanlık olarak sanırım büyük bir ünlem işaretiyiz.

Not: Bu yazı ile birlikte blogumu takip etmeye başlayan sundance arkadaşlarıma sevgilerimi gönderiyorum. Bu yazıda sizi ensemde hissetsem de, sonraki yazılarda unutmuş olmayı umuyorum.


5 Eylül 2013 Perşembe

Sundance'de diğer türlerle uzun süreli ilişki

Burada, bunca hayvanın arasında, insan dışındaki türlerle iletişim kurmak konusunda özellikle biz kentli insanların epey eksik olduğumuzu düşündüm.

Köpekleri olan arkadaşlarım ile Zerox'un bebekliğinden bu yana birlikte olsam da sanırım onu yeni anlıyorum.

Hayvanlar sadece temel içgüdüleri ile hareket ediyorlar fakat yine de bir karakterleri var. Bir de sevgi, öfke, korku gibi duyguları anlıyorlar.

Burada kızışma dönemindeki köpeğimizin kampın diğer erkek ve dişi köpekleri ile ilişkilerini gün ve gün izledik ve parçası olduk. İnsanın diğer türlerle iletişim kurabilmesi için deneyim içeren nitelikli bir zaman geçirmesi gerçekten çok kritik. Bu zaman sanırım 1 haftadan az olmamalı.

Bizim kız burada bayağı popüler oldu. Bir tane sevgilisi var, Sünger (biz ona Damat diyoruz). Sünger bizim kızın peşinden hiç ayrılmıyor. Kapılarının önünde iç çekiyor. Genç ve romantik bir köpek.

Bir de alfa köpeğimiz var: Efe. Efe çok yakışıklı. Siyah uzun tüyleri, dik bir duruşu var. Alman kurdu veya kırması olduğunu düşünüyoruz.

Kampta bir de dişi köpek var: Fırça. Aman bizim kızın canına okudu. Ne kavgalar ne kavgalar. Tam Dallas. (Doglas..?)

Efe'den çocuk yapacaksın, Sünger'le evleneceksin, diye bizim kıza akıl verdik, gülüştük ama köpekler arasında durum böyle değil tabii.

Sünger mesela, alfa olan Efe bizim kıza yaklaşınca kenarda bekliyor. Onunla rekabet etmiyor.

Fırça (dişi köpek) bizim kız onun alanına 10 metre yaklaşsa bile havlamaya başlıyor. Geçen gün diş dişe kavga ettiler.

O günden beri Efe ortalığın karışmasına pek izin vermiyor. Fırça Zerox'a havlamaya başlayınca Efe hemen ona doğru koşmaya ve havlamaya başlıyor. Saldırmıyor ama meydan okuyor. Bizim kız da Efe'ye veriyor. (Bunun karşılığında mı yoksa beğendiğinden mi bilemiyoruz.) Sanırım biz Zerox'u korumasak, o koruyacak. En azından sürüye katılımını sağlayacak.

Bunu bilemiyoruz. Çünkü biz Zerox'un bir hesaplaşmaya girmesine izin vermiyoruz. Zarar görmesinden korkuyoruz. Tabii, doğrusu bu olmayabilir. Ama burada geçici ve kısa bir süre için bulunuyoruz. O yüzden dengeye değil, korumaya bakıyoruz.

Biz de (insanlar) bu dengenin bir parçası olduğumuz için, hala durum dengede sayılabilir.

Efe ve Damat Zerox'un sahiplerine kendilerini sevdiriyorlar. Onlar da dengenin sadece köpekler arasında olmayacağının farkındalar.

Yarın sabah atlarla bir tur yapacağız. Belki yarın da onları biraz anlarım. Atlara hayranım.

4 Eylül 2013 Çarşamba

Sundance'de 6.günün macerası Hayal kırıklığına gülümsemek

Buranın güzelliği mi, durmanın güzelliği mi bilemediğim bir güzellik içerisindeyim.

Sahilde bir çam ağacının altında, dere kenarında tüm öğleden sonra uzandım. Gün boyu karadan ılık bir rüzgar esti. Saçlarımı kuruttu.

Foto: Zero Mustafa
Fotoğraf  için  Sundance sakini sevgili Zero Mustafa'ya teşekkürler. 
Gün burada koyu çevreleyen dağların arkasından batıyor. Batan güneşin dereye vuran ışıkları, tarifi zor bir güzellik ortaya çıkarıyor. Derenin denize kavuştuğu yerde ufak mavi bir tekne ve kayığı sarı, yelkenleri kırmızı bir yelkenli var. Akşamüzeri boş sahilde, Morroccan Sunset dinlerken, grileşen derenin üzerinde yumuşacık rüzgarla ufak ufak savrulan bu renkli yelkenliyi izledim. Hayal kurdum.

Yeterince kuvvetli istesek de hayatın bize vermeyeceği şeylerin hayallerini, yine de, biz bize (yalnız) ve sessiz olmanın (kimseye bir zararım yok) verdiği rahatlıkla kurmak güzeldir. Hayal ettiğinin yokluğunda yaşamayı bir cennette, ağaçların, denizlerin, dağların içinde, atların arasında öğrenmek zorunda kalırsan, herhalde bir çaresini bulursun.

Hayatın bana bu olasılığı, bugün olarak paketleyip sunmasından ve benim bütün hayal kırıklıklarıma rağmen bunun kıymetini bilebiliyor olmamdan, fevkalede memnunum.                                                  

Bir kadın gülümsemeyi böyle öğrenince sanırım hayat için daha güzel bir kadın olur.


3 Eylül 2013 Salı

Bir derenin denizle buluşması

Sundance dere ile denizin birleştiği bir yerde.
Bir de her çeşit hayvan var. Börtü böcekleri geçiyorum.
Tavuklar, kediler, köpekler, kuşlar, atlar, yengeçler, balıklar.(henüz atları göremedim, yengecin de ancak fotoğrafını gördüm. Mavili bir yengeç.)
Denizi ılık. Ilık diyorsam, inanın, gerçekten ılık. İnsan suda ne kadar uzun kaldığını ancak elleri ayakları buruş buruş olunca anlıyor.  Çünkü su hiç yormuyor.
Burasının mutfağı da bayağı iyi.
Her akşam bir vejeteryan için ziyafet denecek menü var. Ama et yiyenlere de et var.
Buradaki sakinlik yapay değil. Yapay sanıyorsun, ama zaman geçtikçe anlıyorsun ki yapay değil.

Günler verimli bir tembellik ve hafif bir neşe içinde geçiyor.
Böyle tatil yerlerinde işleri daha çabuk hallediyorum. Zaten işe laf kalabalıkları ve insan faktörü yüzünden gereğinden fazla zaman ayırdığımıza hep emindim. İş hayatında en çok insanlarla uğraşıyorsun. İşler tali ve basit.

Neyse konumuz bu değil. Aslında bir konumuz yok. (Bugün Oğuz Atay öyküleri okudum. Bu kadar dağınıklık bu yüzden hoş ve makul karşılanmalı.)

Bu arada Oğuz Atay akrep burcuymuş. İnşaat mühendisiymiş.
Bu tatilimi de inşaat mühendisi bir akrep erkeği ile geçiriyorum. Bu yazın kaderi böyleymiş.

Son olarak melankoliden bahsedelim. Geçenlerde bizim iş yerinde terasta konuşurken bu şarkı arşivden çıktı. Sabahattin Ali şiiriymiş. Hatırlatan sağolsun:

"Beni en güzel günümde, sebepsiz bir keder alır."/ Melankoli


1 Eylül 2013 Pazar

Sundance'de ağaçların altında

Ağustos bitti.
Eylül tatili yaz tatilinin kreması.
Burada 2. günüm.
Bir ağaç evde kalıyorum.
Ortak banyo ve tuvalet kullanıyorum. Rahatımı bozmak hoşuma gidiyor.
Yoksa klimalı bungalovlar da var. (Daha pahalılar, ama ben de single bir kadınım, tatile harcamadığım parayı ne yapayım. Yani mesele para değil. )
Buraya arkadaşlarla geldik.
Herkesin kendi dünyası var. Bazılarının çocukları da var.
Ben İstanbul'da ofiste olmaktansa, burada ağaç altında olmayı tercih ediyorum. Bunun dışında çok bir beklentim yok. Doğada olmak güzel. Ruhuma iyi geliyor. Sabah denize girip duş aldıktan sonra bir ağaç altında kahvaltı etmek, bu sırada bilgisayarımı açıp bloguma birşeyler yazmak, hoşuma gidiyor.
Sabahları ağaç evimin altında tavuklar dolaşıyor. Bu hayvanlar bayağı şuursuz ses çıkarıyorlar. Sanki sürekli ısrar ediyor gibiler ama neye? :)

Buranın küçük bir de barı var. Orası da güzel, sakin bir yer. İyi bir arkadaşınız varsa ya da biraz kafa dinlemek istiyorsanız, ya da aşk acısı çekiyorsanız, ya da varoluşsal sıkıntılar  varsa ve hayatınızı (yine, evet inanılmaz ama hala ve hiç yapmamış gibi ama yapmış olmanın iç sıkıntısı ile ) sorguluyorsanız, buraya gelin, burası güzel. Burası insanı iyileştirir.

14 Temmuz 2013 Pazar

Gezi'nin İzinde... Normal Ne Sence?

"Normal" her zaman şaibeli bir kavramdır ama benim aklım ereli, hiç bu kadar şaibeli olmamıştı.

Hergün binlerce insanın sokaklara çıkmasını, devletin göz göre göre estirdiği terörü,  yok saydığı hukuku, toprağa verdiğimiz körpecik gençleri içimiz yana yana...  Antakyalılar'ın elektrikli süpürge, katlanır masa, çamaşır makinası ile kurduğu ev yapımı barikati, gözlerimize inanamayarak izledik, izlemeye de devam ediyoruz. 

Gömdüğümüz medyayı hiç anmıyorum.  

Bu Gezi hareketi öyle bir perdeyi araladı ki, sade vatandaşlar olarak bizler, devlet nazarındaki yerimizi ilk defa bu kadar net  gördük. Devletin bizi nasıl da kul, kendini nasıl da efendi gördüğünü biliyorduk güya, ama bu kadar da iyi bilmiyorduk. Şimdi iyice öğrendik. 


Diğer yandan, meğer biz sade vatandaşlar, biraraya gelebilen, dayanışma içinde iş görebilen, zorunlu olmadığımız halde kollektif iş çıkarabilen insanlarmışız. Meğer, İstiklal caddesine boydan boya iftar sofrasi kurabiliyormuşuz. Kol kola girip TOMA'nın önüne geçebiliyormuşuz.

Kitle bilinci, kitleyi oluşturan bireylerin tek başına sahip olduğu bilincinin coğunlukla gerisindedir.Ama kollektif bilinç öyle değilmiş. Bu bilinç bir dantel gibi,  kendisini örüyor ve her kavşakta eksik olan parça, kendini ortaya koyup deseni tamamlıyor. Görülmemiş bir ahenk.


Bir taraftan nefret ve şiddet, diğer taraftan dayanışma ve kollektif ruh çoğalıyor. 

En zalimce şiddet, en büyük acılar ve en renkli hali ile neşe ve dayanışma aynı sokakta, eş zamanlı yeşeriyor. 

Herşeyin tam ortasındayken, insan dışarıdan bakamıyor. Ama sanırım çok boyutlu bir devrim yaşıyoruz. 

Normal denen şey de, devrim zamanlarında pek karşımıza çıkmıyor. 

5 Temmuz 2013 Cuma

Gezi'nin izinde ozgurluk hakkinda dusunceler


gezi bir politik hareket olmaktan ote, ruhani bir hareket oldu benim icin.

politik sorumluluk duygusunu bir nebze olsun genis bir kitle ile paylasmak, beni sandigimdan  cok daha fazla hafifletti.

ve tabii, dusundurdu. cunku, bu rahatlama, buyuk bir ozgurluk alani acti bana. herkes kendi iyisini, kendi guzelini, kendi adilini dusunsun, bulsun, savunsun... diyebilmek guzelmis. adil ve cesur insanlari tanimak guzelmis. kendinden baskasina da kiymet veren, saygi duyan, kendini bilen insanlarla karsilasmak, ozgurluk demekmis.

ben ki ozgurlugu, hayatta bildigi herseye tercih eden bir kadinim, hayatim boyunca sadece ozgurlugumun pesinde oldum, bunun icin mizac sinirlarim icinde hayata her firsatta meydan okudum, boyle bir ozgurluk duygusu hic yasamamistim. Insan kendinden ozgurlesmeden, asla ozgur olamiyormus.

ozgur olmanin boyutlari ve asamalari var. ben herhalde hic de ozgur olmadigim icin, ozgurluk meselesini buyutuyorum.

ozgur olmak ne demektir, nasil ozgur insan olunur? bunu dusunuyorum.

son bir ay icinde anladim ki, ozgur olmak en basta, samimi olmak demekmis. ne kendine, ne digerlerine asla yalan soylememek demekmis. aslinda ozgurluk, kendini gozlemeksizin ortaya koymak demekmis..

benim gibi insanlar icin kendini ortaya koymak, etrafindaki insanlarin guclu birer karakter oldugunu kabul etmekle basliyor. bu dusuncemin kendini begenmis kokenleri var. bunun ayibini ustlenerek devam edecek olursam, gezi hareketi bana bu guveni sagladi.

diger acidan dusunecek olursak, belki de ona buna gore sekillenmis degil de, kendisi gibi olanin guzelligini ve yarattigi etkiyi gorunce.. hevesleniyor insan.

duvara kocaman SLOGAN BULAMADIM yazabilme ozgurlugu, insani kiskirtiyor. kendimde bulamadigim bu ozgur ruh, beni yanina davet ediyor.


DEVRIM DE MI YAPMAYAQ yazarak direnmek, iste insani boyle ayarsiz yapiyor..

YASAK NE AYOL diyerek baskaldirmak, bana yenilmezligi cagristiriyor.

iste buradan ilham alan bir kendini ifade etme, yoldaslanma hali.

samimi ve cesur olmak, iste benim icin ozgurlugun yeni tanimi bu.







30 Haziran 2013 Pazar

Gezi icin bir yazi denemesi


28 Mayis'tan beri Istanbul'da birseyler oluyor.

Gezi parkini korumak icin bir refleks olarak oraya kosan insanlar, bizler, hicbirimiz  bu isin buralara gelecegini tahmin edemezdik.

Aklimdaki ilk sasirtici kare Sirri Sureyya'nin is makinasinin onune gectigi o an. Oy verdigim zamandan bu yana, Sirri Sureyya'nin siradisi bir performans sergileyecegine inaniyordum. Pek yaniltmadi. Gerci, zor bir tahmin sayilmazdi.

Sonra o 31 Mayis Cuma gecesi. Herkesin miknatis tozlari gibi kendini Taksim'de buldugu o inanilmaz gece.

Sonra Anadolu yakasindan baslayan, kopruyu arsinlayan yuruyusu ilk gordugumuz o an! O an duydugumuz hayret, cosku, umut..

Sonra bir insan denizi icinde Taksim'e girisimiz.

'Hafta ici herkes evine, isine gidecek, parki kim bekleyecek.. nasil organize olalim..?' diye kidemli aktivistler mi desek, gonullu yesiller mi, kendi aramizda konusurken, parki terk etmeyi bir yana birakin, orada bir komun insaa edilisine sahitlik edisimiz..

Birden kendimizi kocaman bir komun icinde, cilgin bir akis icinde, tanimadik bir dayanisma icinde bulmamiz..

Agac altinda cadir kenarinda baslayan sohbetler..

Gezi'nin uzaginda, iste, evde olunan her an hep gezi'yi dusunmek, gezi'yi ozlemek.. sanki bir aska dusmus gibi, kendini yolda sokakta, minibuste insanlara gulumserken bulmak..

Bu nedir diye dusunmeye bile firsat bulamadan (belki de aramadan) bu akisin icinde suruklenmek..(suruklenmelerin en guzeli)

Insanin basina hergun boyle seyler gelmiyor..

Gezi'de kimlerle karsilastim diye dusunuyorum.. Kimler orayi cok sevdi? Kimler 20 gun boyunca orasi ile yasadi?

Tuhaf insalar.. Suregiden yasama bir turlu kendini ait hissedememis, tam olarak oznesini tarif edemedigi bir ozlemle ve arayisla yasayan, cogu cok sevilen insanlar olsalar da, tek basina duran arkadaslarim..'Tuhaf' arkadaslarim. En cok onlar dahil oldular gezi ruhuna.

O yuzden ben dahil pek cok insan icin, gezi sadece bir politik karsi cikis degil, varolussal bir karsi cikis, bir meydan okuma! ve nihayet aradigi duygu evine kavusmak... demek oldu.

Gezi ruhu, bir yasam olasiligi oneriyor. Bu, bizim (bu tuhaf yalnizlarin) hep ozledigimiz bir yasam olasiligi.

Bu olasilik utopyalara ait gorulur. Oysa gezi'de tum spontanligi ile kendini ortaya koyabildi. Gezi halki tarafindan olanca hakikiligi ile yasandi. Bir masal degilmis.

Tabii, mutlu ve ozgur insana tahammul edemeyen devlet, sistem artik neyse, gezi'yi rahat birakmadi. Polisleriyle, gazlariyla, TOMAlariyla, geldiler, ezdiler, dagittilar ve bizi geziden disari attilar. Simdi sivil polisler gezi'deki agac golgesinde oturmus gevrek gevrek siritarak etrafi seyrediyorlar, gobeklerini kasiyorlar. Ellerindeki devlet gucunden sapikca tatmin oluyorlar. Onlara karsi cok buyuk bir ofke duyuyorum.  Onlara aklima gelen tum beddualari savuruyorum, kahrediyorum. Ne yapalim, ben de mukemmel bir insan degilim..

Neyse, sonuc olarak gezi'yi bize birakmadilar.

Insanlar dediler ki, bizi gezi'den cikarabilirsiniz ama, icimizden gezi'yi asla cikaramazsiniz.. Parklarda forumlar basladi. Yogurtcu ve Abbasaga forumlari kaydadeger bir katilimla devam ediyor.

Bugun 30 Haziran ve hemen hergun bir eylemlilik hali soz konusu..

Ben, bu forumlara katilmaya calisiyorum. Isin politik serpilmesinden mutluluk ve heyecan duyuyorum.. Ama, ne yalan soyleyeyim, mahsunum. Tuhafligimin sebebini anladim. Bu hayatin aile duzeninden sehir mimarisine, hucre tipi yasam alanlarindan rekabetci gunluk yasamina kadar, hic de bana gore olmadigini anladim. Aslinda nasil bir hayat yasamak istedigimi gordum, yasadim.. Bu sevmedigim duzenin tutsagi olarak yasadigim ilikerime kadar hissediyorum artik, simdi bu his cok daha gercek...

Simdi ben kendimi eskisinden de tuhaf, eskisinden de yalniz hissediyorum...

Artik deli gomlegim bana daha da dar geliyor..

Nereye koysam, nerede unutsam kendimi...

Not: Gezi'yi bilerek hep kucuk harfle baslayarak, 'gezi' diye yazip, gelen eklerini  (') ile ayirdim. Icimden oyle yazmak geliyor. Sadece paragraf ve cumle baslarindaki G'ler buyuk. Yazar oyle istedi, imla kurallari dahil, kendini istedigi gibi ifade etmesini kisitlayan tum kurallardan cok sikildi yazar..