Direniş, Örgütlenme ve Ruhanilik:
Zapatista Kadınları Mücadelelerini Yeniden Tasarlıyor
Sylvia Marcos
“Giyinişimizle, konuşmamızla, yönetme ve organize olma biçimimizle, dua etme, kolektif çalışma şeklimizle, dünyaya olan saygımızla, kendimizi onun bir parçası olarak kavradığımız doğa anlayışımızla tanınmak ve saygı görmek istiyoruz”.
Meksika meclisine o gün seslenen ikinci kadın olan Maria de Jesus Patricio, diğer adıyla “Marichuy”, en büyük yerli siyasi gruplar ağı olan CNI’yi temsil ediyordu. Konuşmasında kadın haklarına saygı gösterilmemesine sadece yerli topluluklarda rastlanmadığını üzerine basarak tekrarladı. Bu sırada salondan alkışlar yükseldi. “(…) geleneksel âdetler toplum içindeki yerli kadınların haklarına zarar veriyorsa, bunun sadece yerli halkları ilgilendiren bir sorun olmadığını düşünüyoruz. Sadece bu bölgelerde yaşanan bir sorun değil, tüm toplumda tezahürünü görebildiğimiz bir problemle karşı karşıyayız.” Konuşmasının devamında Marichuy , sözlü geleneğin getirdiği hitabet yeteneğini kullanarak, iyi olan, takdir gören “usos y costumbre”leri ( örf ve adetlerini) saymaya başladı: “Umumî işleri kotarmak için kolektif işbirliklerinin kurulması, ritüellere katılan kadınların spiritüel liderlikler üstlenmesi, iktidar ve varlık elde etmekten ziyade topluma hizmet etmek için siyasi temsilcilik görevlerinin üstlenilmesi, yaşlıların bilgeliğine saygı gösterilmesi ve mutabakata dayalı karar alma mekanizmaları.” Bunun ardından yerli kadınların durumunu kötü etkileyen baskıcı yargı sistemini ve bunu çevreleyen din kurumlarının etkilerini dile getirdi.
2002 yılının aralık ayında şöyle denmişti: “Amerika kıtasının yerli kadınlarının Birinci Zirve’sinde yapılan nihai açıklamayla getirdiğimiz talepler şunlardır: Devletler kendi kamusal politikalarında bizim dünya görüşümüze, özellikle de ritüel törenlerimize ve kutsal yerlerimize saygı göstermeli… Farklı mezhep ve dinlerden talebimiz, yerli halkların inanış ve kültürlerine saygı göstermeleri ve bizi, ruhaniliğimizle çatışan dini vecibelere zorlamamalarıdır.”
Orta Amerika’da yaşayanlar eski geleneklerini, içine düştükleri toplumsal-siyasi değişikliklere karşın koruyor ve yeniden canlandırıyorlar. Binlerce yıldır bu topraklarda yaşayan yerli halklar, dünyayı algılamak konusunda kendi terimlerini geliştirdikleri bir medeniyet kurup yaşattılar. Onu kıtanın sömütgeleştirilmesi boyunca korudukları gibi günümüzde de korumayı sürdürüyorlar, sembolik ve dini evrenlerini yorumlamak için haklarına sahip çıkıyorlar. Bu yeni ruhaniliği tarihsel bağlamda değerlendirmek için, tarihsel ve etnografik metodolojilerin ötesine geçmek ve bu dini ve toplumsal cinsiyetçi [gender] rollerin dayandığı felsefi düzlemi sürece dahi etmek gerekir. Bu sayede Orta Amerikalı halkların, kendi kozmoslarını nasıl algılayıp kurduklarını ve onu bir dişil eril ikiliğe oturttuklarını görmek mümkün olacaktır. Buradaki iddiam, bugünün çağdaş koşullarına adapte oluyor olsalar da, Latin Amerika yerlileri için yerli bilme şekillerinin özelliklerinin verdikleri mücadelenin görünmeyen boyutlarını açığa çıkarıyor olduğudur. Bu açık paradoksun tam manasıyla anlaşılabilmesi için, birbirini dışlayan ikili kategorilere dayanmayan bir epistemik evrenin “ötekiliği” kabul edilmelidir. Yerliler, tezatların tek potada birleşmesini tutarlı bir olgu olarak algılamaktadır. “Yerli ruhaniliği” ve toplumsal cinsiyetçi ikiliğin derin karmaşıklığını çözmek, bu yeni ruhaniliğin içerdiği sömürgecilikten kurtulma çabalarının nasıl işlediğini ve Orta Amerika halklarının yüzyıllar sürmüş tutsaklıklarını nasıl “ruhani” bir dini düzleme taşıyabildiklerini bize gösterir. Bu düzlem, yerli halkların toplumsal adalet için verdikleri siyasi mücadeleyle yakından ilişkili ve bağlantılı olmanın yanı sıra karşılıklı olarak da birbirine bağımlıdır.
Birkaç yıl önce, çığır açan kitabı Meksika ve Orta Amerika Yerli Ruhaniliği’nde Gary Gossen, ruhanilik kavramını şöyle tarif etmişti: “…Anahtar kelime olan ruhanilik, çeviri vasıtasıyla- (yerli) inananların ve uygulayıcıların içsel durumlarını, dünya görüşünü ve kozmolojisini dile getirmeye çalışır.”
On küsür yılın ardındanbirden fazla yöneticisi olan yerel kadın grupları ağı, Birinci Zirve’de bir araya geldi ve ruhanilik kavramını, artık çeviri gerekmeksizin içselleştirdi. Bu sözcüğü kullanarak hem dinî gelenek ve icralarının resmedilişine (batıl inanç değilse, cahil ve geri kalmış) meydan okuyor, hem de kozmolojileri ve dünya görüşleri yoluyla kendi inançlarına (“ruhanilik”) karşı saygı gösterilmesini talep ediyorlar. Buradan itibaren, bugünün yerli kadınlarının adalet mücadelesi ve kendi eğitim ve ruhanilik haklarını şekillendirdiği biçimiyle Orta Amerika kozmolojisinin bazı temel unsurlarını değerlendirmeye çalışacağım.
Aynılık ya da Eşitlik – İkilik
Kadın ve erkeği birbirinden ayrılmaz bir bütün olarak gören bir felsefi mirasın varisleri olan yerli kadınlar kozmolojik birikimlerini ifade etmeye uygun ifade olarak la paridad üzerinde mutabakata varmıştır: Aynılık. Başka bir deyişle “aprendiendo a caminar juntos”, yani birlikte yürümeyi öğrenmek!
Eski Meksika’da dişil eril ikili birlik, evrenin yaradılışında, türemesinde ve iyileşmesinde ve sürdürülebilmesinde büyük öneme sahipti. Dişil ve eril olanın tek kutuplu bir ilke içerisinde erimesi, Orta Amerika düşünme biçiminde sürekli karşımıza çıkan bir niteliktir. Hem tekillik hem de ikiliği içeren bu ilke, en üst Yaratıcı olan ve adı “Çifte Tanrı” ya da “İkili Tanrılık” anlamına gelen Ometéotl başta olmak üzere tanrı ve tanrıçaların çiftler halinde temsil edilmesiyle tezahür eder. On üçüncü gök kubbenin ardında bulunan Ometéotl dişil-eril bir çift olarak tasavvur edilmiştir. Bu üstün çiftten doğan diğer ikili tanrılar da doğal fenomenleri vücuda getirirdi. Örneğin Thompson, Maya dinideki Itsam Na ve partneri Ix Chebel Yax’tan söz eder. Las Casas, Izona ve eşinin oluşturduğu çiftten bahseder ; Diego de Landa’ysa da Itzam Na ve Ixchel’e tıbbın tanrı ve tanrıçası diye atıfta bulunur. Michoacan bölgesi sakinleri için yaratıcı çift Curicuauert ve Cuerauahperi’ydi.
Omecihuatl ve Ometecuhtli, İkili Tanrı Ometéotl’un dişil ve eril yarılarını temsil eder. Kadim Nahua mitoslarına göre bu iki tanrı büyük bir kavgaya tutuşmuş, bu esnada tabak ve çömlekler kırmış ve yere çarpan her çömlek parçasından yeni bir çifte tanrı meydana gelmişti. Bu efsane kimi araştırmacıya göre tanrıların çokluluğunu açıklarken, aynı zamanda ilk ikili tanrının diğer ikiliklere nasıl can verdiğini de gözler önüne seriyor. Bu durumda her daim var olmuş ve tüm evrene yayılmış bir ikilik olan toplumsal cinsiyet, tüm fenomenlerden sorumlu çoklu özgül ikilikleri “doğuran” olarak görülebilir.
Orta Amerika’nın her yerine nüfuz etmiş olan yaşam/ölüm ikiliği, aynı ikili gerçekliğin iki farklı unsurudur. Bunu Tlatilco’da bulunmuş ve başının bir yarısı yüz, diğeriyse kurukafayla temsil edilmiş bir figür örneğinde açıkça görebiliriz. Kozmos düzeyinde güneş ve ay, bir eril dişil mütekabiliyeti olarak kabul edilmektedir. Benzer şekilde yeni doğan bebeklerin törensel yıkanmasında, dişil ve eril sulara başvurulur. Kozmik ikiliği başka yerlerde de görebiliriz; örneğin mısır dönüşümlü olarak hem dişil (Xilonen-Chicomeocoatl) hem de erildi (Cinteotl-Itztlacoliuhqui).
Kozmosun aslî düzenleyici gücü olan ikilik, zaman ölçümüne de yansımıştır. Zaman iki takvim tarafından sürdürülür: Biri, insan gebelik döngüsü ile ilişkilendirilmiş olan 260 günlük (13x20) bir takvimdir , diğeri ise 360 günlük (18x20) bir tarım takvimidir. Bu takvimi astronomik takvime adapte etmek için 5 gün eklenmiştir. CNMI üyesi bir kadın olan Candide Jimenez’in de dediği gibi “La dualidad se da.” İkilik içinde yaşıyoruz; ritüellerde, dizilerde, ortak yaşamımızda…
Hem Frances Karttunen hem de Gary Gossen, Orta Amerikan ikiliğini dinamik olarak tanımlar. Diğer yazarlar, zıtların kutupsal düzenlemesine ikiliğe koşulların veya hareketin kesin bir “tersinirlik” veren bir bütünleyicilik ekler. Akıcılık çift kutupluluğun kapsamını, feminen ve maskülene daimî değişken bir doğa vererek derinleştirir. Akıcılıkla birlikte feminenlik her zaman maskülenliğe ve zıddına da nakil hâlindedir.
Akışkan Gerçeklik
Böylesine iyi yapılanmış bir evrende piramit benzeri bir “hiyerarşi” düzenine ve katmanlaşmaya yer olamaz. Sayısız Nahua anlatısında, ilamatlatolli’ye de (yaşlı bilge kadınların söylevleri) baksak, heuhuetlatolli’ye de (yaşlı erkeklerin konuşmaları), ya da tanrı çiftlerinden bahseden kaynakları da incelesek, bir tarafın diğer taraftan “üstün” olduğu şeklinde bir çıkarıma varamayız. Aksine, bu kavramsal evrenin dayanağı olan bir nitelik de ikiliklerin gözler önüne serilmesi gibi görünmektedir. İkiliklerin bu şekilde işlenişi, gökte, yerde ve hatta yerin altında ve evrenin dört bir köşesinde kendini gösterir. Süregelen bu çözülme her zaman hareket halindedir ve asla katı bir şekilde katmanlaşmış veya sabitlenmiş değildir. Böylece ikilik, tüm evrenin içine işler ve her nesnede, durumda, ilahta ve bedende izini bırakır.
EZLN - Ejército Zapatista de Liberación Nacional (Zapatista Ulusal Kurtuluş Ordusu) sahneye çıktıktan sonra “kadın hakları” kavramı Chiapas’a geldiğinde, yerli kadınlar eşitlik ifadesini sürekli duyar oldular. Bu sürece destek olmak için oraya gelmiş olan yardımsever kadınlar tarafından talep edilen eşitlik, yerli kadınlar için hiçbir şey ifade etmiyordu. Orta Amerika evren bilincinde eşitlik diye bir kavram yer almaz. Bu bilinçte, tüm evren, birbirini –farklılıkları aracılığıyla- dengeleyen unsurlar sayesinde var olmuştur ve böylece denge yaratılır. Bu denge sürekli değişim halindedir. “Eşitlik” ise sabitlik, hareket etmeyen bir şey gibi algılanır. Dahası, iki varlık asla aynı olmak yoluyla eşit olamaz. Bu ikilik kavramı günlük yaşamlarında ve ritüellerinde böylesine yer etmişken, eşitlik yerli kadınlar için çaba sarf edilecek bir kavram değildir. Yerli hareketinin içinde bulunmuş olanlarımız görmüştür ki “caminar parejo” (beraber yürümek), yerli kadınların erkeklerle olan ilişkilerini yürütürken kullandıkları metafordur. Denge kavramı, eşitlik kavramına bir alternatif teşkil etmeye başlamıştır.
Toprak Anamız/Kutsal Toprak: Bir İnanç
Sık sık yerli halkların yurt, toprak ve arazi talep ettiklerini duyarız. Bu talep dünya üzerindeki her yerli halkın temel hak iddiası gibidir. “Yerli halkların hayatta kalmaları, ayrılmaz bir şekilde toprakla bağlantılıdır.” Peki ama yurt ve toprak talebi ne demektir? Yerli kadınlar için toprakla olan ilişkilerinin birden fazla anlamı olduğu çıkarılabilir. Toprağın, ana olarak sembolize edilmesi kadınları ona bağlar. Kadınlar dünyanın beden bulma aracı ve üreyicileridir. Comandanta Esther yakın zamanda Kongre’de yaptığı konuşmada bunu şu şekilde ifade etmiştir: “Toprağa olan saygımızın ve yaşam anlayışımızın başkaları tarafından tanınmasını istiyoruz; toprak doğadır ve biz de onun parçasıyız.” Kendine has İspanyolcasıyla yaptığı bu konuşmada çok karmaşık bir toprak kavramı ortaya çıktı. Bir kere her şeyden önce toprak bir varlıktı. Nurio, Michoacan’daki Ulusal Yerli Halklar Kongresi’nde yerli bir kadın şöyle konuştu: “Tüm nehirlerimiz, tüm ağaçlarımız, toprağımız, oldukları gibidir… hala canlıdırlar.” Toprak canlıdır; varlıklara nasıl saygı duyuyorsak ona da saygı duymamız gerekir. Bolivya ve Ekvador gibi bazı Latin Amerika ülkelerinin yenilenmiş çağdaş anayasalarında toprak, hakları olan bir tebaa kabul edilmektedir.
Kuzey ve Güney Amerika’daki yerli halkların yaşam görüşlerinde yer bulan, yeryüzünde yaşayan “insandan öte” varlıklar üzerine yapılan araştırmalar, bu yoruma bir arka plan teşkil eder. Orta Amerika mitolojisinin büyük kısmında dünya kutsal bir yerdir. Dişil olan dünya, verimli bir ilahtır. Üzerinde yaşayan insanların başlarına gelen tehlikeleri ve kötülüğü de barındırır. Dünya aynı zamanda kaygan ve korku verici bir yerdir. Klasik iyi-kötü ikiliğiyle algılanır. Doğaüstü bir varlık olarak, yaptığınız işlere göre size zarar da verebilir, fayda da sağlayabilir. EZLN’nin şair subcommandante’si Marcos, bunu şöyle ifade eder: “Bu yerli halklar toprağın ana olduğunu söylerler; derler ki toprak, kültürel dölyatağıdır, onun içinde yaşar tarih, onun içinde yaşar ölüm.”
Yerli halkların dünyaya bakış açısı aynı zamanda ahlaki nitelikler de taşır ve ahlaki düstur der ki kişi her koşulda çok dikkatli hareket etmelidir. Yerli halktan Maya Manuel Gutienez E. çağdaş Hıristiyanlar hakkında şöyle söyler: “…kadim…inancın varisleri olarak…kurtarıcı bir umuttan çok tedbirli bir beklentiyle şekillenen, ihtiyatlı bir inanç geliştirdiler…”
Toprağın yerli kadınlardan gördüğü bu hürmet ve inanç, nadiren dikkate alınır. Genellikle toprak sahibi olma ya da miras olarak toprak edinme kavramlarına indirgenir. “Toprak” sanki yalnızca bir malmış gibi dillendirilir. Bugünün dünyasında bir toprak parçasına sahip olabilirsiniz ya da yerli kadınlar toprak sahibi olma ya da miras yoluyla toprak edinmeyi ister. Yerli halkları ortak mülkiyet hakkından mahrum bırakan bir toplumda bu talep anlaşılırdır ve zaruridir.
Ancak yerli kadınlar toprağa, köklerinin salındığı yer, kutsal bir mekan, benliklerine işleyen bir sembol olarak sahip olma hakkı talep etmektedir. Zirve’de yerli kadınlar bildirgesinde şöyle yazıyordu: “Hükümetlerin Toprak Anamızın değerine ve yerli halkların atalarından kalan toprakla olan ruhani ilişkilerine saygı duymalarını talep ediyoruz…”
İtaat Ettiğimiz Önderlik (Mandar obedeciendo)
Bu deyim gerçekte ne anlama geliyor? Hangi kültürel etkilerden kaynaklandı? Lenkersdorf bunun Zapatista’lar tarafından yaratılmadığını söylüyor. Bu deyim Chiapas’daki Tojolabal Maya Yerlilerinin sıradan bir tabiridir ve 1970’lerde derlenen Tojobal-Espanol-Tojobal sözlüğünde yer alır. Açıktır ki, bu deyim sözlükten eskidir. Lenkersdorf’a göre, bu deyim Zapatista’ların atalarından kalma bilgece Maya fikir ve deyimlerini – özellikle Tojobal grubunun eski deyişlerini – ulusal siyasal tartışmaya nasıl dâhil ettiklerinin bir örneğidir.
Ama mandar obedeciendo deyimine dönersek, bu bazı eleştirmenlerin iddia ettiği gibi, gerçekten de birinin diğerine kumanda ettiğini, birinin diğerine tabi kılındığını mı ima eder? Lenkersdorf bu deyimin derin anlamını çözmeyi sürdürür. Özgün Maya deyiminin çevirisi şöyledir: “Yetkililerimiz komut alır.” Ortak, topluluksal “biz” komutları verendir. Bu “biz” en üst yetkilidir. Başka bir anlam düzeyi, “bu toplulukta yetkililerimizi kontrol eden biziz.” Tojolabal dilinde, yönetmek “iş” anlamına gelir: yönetenler, “çalışanlardır.” Bazen, bu deyim biraz değişir ve şu anlama gelir: “topluluğun yetkilileri-çalışanları.” Bu topluluksal “biz” içinde herkesin bir işlevi vardır. Bu ufki(yatay) bir topluluktur, ama herkesin işlevi aynı değildir. Kilise başkanları, yerel yönetim temsilcileri vardır. Herkesin, en yüksek yetkili olan topluluksal “biz” denetiminde kendi özgül görevi vardır.
Gördüğümüz gibi, bu topluluklarda mandar (komuta) kavramı tamamen farklı bir kavramdır. Azami yetke olarak bu ortak “biz” bazı kişilerin onlar adına konuşmasına karar verebilir. Lendersdorf der ki, sorun, Mayaların usullerinden tamamen habersiz olan (Meksika) egemen toplumunun bu sözcüleri önder sanmasındadır. Bunlar önder değildir, yalnızca topluluksal “biz” tarafından seçilen sözcülerdir. O zamana kadar bilinen sözcüler konuşmadıysa, bu topluluksal “biz”in sessiz olduğu anlamına gelmez. Örneğin, Zapatismo’nun ulusal sahneye çıktığı yedi yıldan beri, birçok farklı (kadın) sözcü duyduk. Bir süreliğine seçilen Ramona oldu. Ana Maria da bir süreliğine görünür oldu, sonra Comandanta Trini geldi ve sayısız başka kadın belirdi ve kayboldu. Şimdi Comandanta Fidelia, Yolanda’yı duyuyoruz. Denilebilir ki, hepsinin mazhar olduğu kabulle, gözükmeye, önderlik etmeye, yönetmeye devam etmeleri gerekir, ama mevcudiyetlerinin temeli bu değil. Meksika Kongresinde evvelce dikkatimizi çekmemiş olan iki kadın duyduk: Commandanta Esther ve Maria de Jesus Patricio. “Birçok yapıyı topluluksal örgütlenme düzeyinde tanılayabiliriz… bilginin yaratılması ve yeniden yaratılması için örgütlenme – ruhani yaşam da buna dahildir.”(s. 174) Topluluksal “biz” (kadın) sözcülerini seçer. Esther, milletvekilleri karşısındaki sunumunda, bunu şöyle ifade etti: “Biz kumandanlarız (İspanyolca dişil haliyle), topluluksal olarak kumanda edenler, halklarımıza itaat ederek kumanda edenler.”
Kalbimizle Düşünüp Örgütlemek
Yerli kadınların taleplerinde merkezi konumda olan bir sözcük varsa, o da corazon’dur, “kalp.” Kalp (Lopez Austin’e göre teyolía ) en yüksek entelektüel etkinliklerin mekânıdır. Hafıza ve akıl orada yaşar. Kalp duygulara ve aşka bir gönderme değildir; yaşamın kökenidir. Chiapas’taki Maya yüksek toprakları hakkındaki klasik bir etnografya eseri, Calixta Guiteres-Holmes’un Perils of the Soul’u (Ruhun Tehlikeleri), kalbin bölge insanları için ne ifade ettiği konusunda çok açıktır. Kalp tüm bilgeliğe sahiptir, hafıza ve bilginin mekânıdır, “algılama onun aracılığıyla gerçekleşir.”
1997’de Oaxaca’daki Birinci Ulusal Yerli Kadınlar Kongresinde, yaklaşık beş yüz yerli kadın hep bir ağızdan dedi ki: “Grabar en nuestros corazones” [Kalplerimize nakşedin]. Hafızanın bu mekânında kadın ve yerli halk olarak hakları hakkında tüm öğrendiklerini tutuyorlardı. 1995’de, Comandanta Ramona CCRI Comandancia General del Ejercito Zapatista de Liberacion Nacional’den bir mesaj gönderdi: Meksika halkına, Meksikalı kadınlara, ülkemizdeki herkese sesleniyorum.” Mesajının sonunda, dedi ki: “Tüm kadınların kalkmasını ve hepimizin hayal ettiği özgür ve adil Meksika’yı inşa edebilmek için örgütlenme gereksinimini kalplerine ekmelerini istiyorum.” Açıktır ki, kalp iş ve örgütlenmenin mekânıdır. Yalnızca duygular ve heyecan örgütlenmeye yetmez. Lendersdorf der ki, Tojolabal’daki sanatların belirleyici özelliklerinden biri “kalbin düşündüğünü ortaya çıkartmalarıdır.” Düşüncenin mekânı olarak gene kalpten söz ediliyor, kafadan değil.
Şimdi de Comandanta Esther’in 28 Mart 2001’de Camara de Diputados’taki konuşmasına bakalım. Şöyle dedi: “Onlar [milletvekilleri] aklı kendi yanına almış olan bir dünyaya, uzamlarını, kulaklarını ve kalplerini açtılar.” Kalp kendini akla açar. Kadınlar “kalp” kavramını kullandığı zaman, bunun derin içerimlerini kaçırabiliriz. Bu onlar için yaşamın merkezidir, aklın, hafızanın merkezi. Ne kadar sevgiyle çevirsek de, söylemlerindeki kalbe olan göndermeyi, salt heyecan olarak duygusallaştırmayalım, sömürgeleştirmeyelim ya da indirgemeyelim. Bu istemeden etnosantrik yorumlamalara götürebilir. Örgütlenmek için bir araya geldiklerinde, şöyle derler: “Sa siente fuerte muestro corazon” “Kalbimiz kendini güçlenmiş hissediyor” (kişisel iletişim).
Zirvede sunulan belgelerden biri diyor ki: “atalarımızın seslerini olduğu kadar ruhsal seslerimizi de dinleyen kalp hakkındaki kadim bilgiye göre kimliğimizi yeniden inşa etmeyi kendi kendimize öneriyoruz...”
Tüm Varlıkların Karşılıklı İlişkililikleri: Dünyada Var Olma Halleri
Orta Amerikalılar için, dünya “dışarıda bir yerlerde,” onların dışında ve ayrı oluşmuş değildi. Onların içindeydi hatta onları kat ediyordu. Eylemler ve sonuçları, “Ben”in çevresinden çözümsel olarak soyutlanabileceği Batı düşüncesinde olduğundan çok daha tertipliydi. Üstelik bedenin geçirgenliği evrenin özündeki geçirgenliği, maddesel ve maddesel-olmayan arasındaki sürekli geçişin karakterize ettiği bir varoluş düzenini tanımlayan tüm “maddi” dünyanın geçirgenliğini yansıtıyor. Bu kavramlaştırmada, evren tam anlamıyla geçirgen bir bedenselliğin tamamlayıcılığı olarak ortaya çıkar. Klor de Alva şöyle yazar: “... Nahua’lar çok boyutlu varlıklarını bedenlerinin ve etraflarındaki fiziksel ve ruhsal dünyanın ayrılmaz bir parçası olarak tahayyül ettiler.
Nahua’nın “kavramsal varlığının” Conquista (Güney Amerikanın Fethi) sırasında Hıristiyanınkinden çok daha az kısıtlı ve “ötekilerle, bedenle ve ötesindeki dünyayla fiziksel ve kavramsal bütünlük” oluşturmaya daha fazla eğilimli olduğunu ekler.
Comandanta Esther'in deyişiyle yeryüzü hayattır, doğadır ve hepimiz onun bir parçasıyız. Bu basit deyiş, Orta Amerika kozmos kavrayışının tamamlayıcılığı içinde bütün varlıkların birbiriyle bağlantılı olduğunu ifade eder. Varlıklar birbirinden ayrılamaz. Bu temel ilke bugün yerlilere ait tıp sistemlerinde, ayrıca ilk tarihsel ana kaynaklarda tutarlı bir biçimde karşımıza çıkmaktadır. Bu ilke, insan kolektifliğinin, herhangi bir bireyselleşmenin çok zor olduğu çok özel bir biçimini oluşturur. "Ben" çevresindekilerden soyutlanamaz. İçerisi ile dışarısı arasında daimi bir geçiş vardır. Lenkersdorf Tojolabal dilindeki (Chiapas'ta bir Maya dili) bir ifadeyi yorumlar: "Lajan, lajan aytik" "estamos parejos", yani "hepimiz özneyiz." Lenkersdorf'a göre bu deyiş, Tojolabal kültürünün temelinde yatan "öznelerarasılığı" ifade eder. Bu deyiş bizi yerli kadınların tercih ettikleri, yukarıda bahsettiğimiz terime de götürür. Yerli kadınların eşitlik üzerinde değil de "benzerlik" (parity, caminar parejos, la paridad) üzerinde ısrar etmeleri ortak miraslarından, kendi kozmos kavrayışlarına daha iyi uyan alternatif toplumsal cinsiyet kavramları aldıkları anlamına gelmektedir.
Bugün Orta Amerika'da yerli kadınlar tarafından yeniden üretilen bu yaygın ruhani ve kozmolojik göndermeleri incelediğimizde, hepsinin özünde şunun olduğu görülmektedir: Evrendeki herkesin ve her şeyin birbiriyle bağlantılı olması. Yeryüzüyle, gökyüzüyle, bitkilerle ve gezegenlerle bağlantılı kadınlar ve erkeklerin öznelerarası niteliği. Comandanta Esther'in yasa yapıcılar karşısında "bize hayat veren, bizim doğamız olan" yeryüzünü savunmasını başka nasıl anlayabiliriz? "Mandar obedeciendo"nun birinin diğeri üzerindeki dayatması olmamasını başka türlü nasıl yorumlayabiliriz? "Biz"in aynı zamanda "ben" olmasını? Kolektif özneler olarak cemaatlerin bir birliği yansıttığını?
Son Düşünceler
Yerli kadınların atalarının dini mirasını canlandırma yönündeki girişimleri, sömürgeleşmeyi çözen bir çabadır. Önceki esaretlerin çökertilmesiyle, atalarının ilham verdiği bir direniş ufkunu yeniden yaratmaktadırlar. Atalarının ekonomik, siyasi ve kültürel alanda mustarip olduğu itaat ettirmenin şiddetini reddederek bir kurtarıcı bir etik ileri sürmektedirler. Onların seslerinden tekrar tekrar duyduğum bir deyişle bitireyim: "Adalet istemeye geldik, merhamet değil, sadece adalet!" "Biz Zapatista kadınları yorulmuş ya da yılmış değiliz... Mutluyuz, çünkü mücadelemize devam edeceğiz."
Ogün Duman
Zapatista Kadınları Mücadelelerini Yeniden Tasarlıyor
Sylvia Marcos
“Giyinişimizle, konuşmamızla, yönetme ve organize olma biçimimizle, dua etme, kolektif çalışma şeklimizle, dünyaya olan saygımızla, kendimizi onun bir parçası olarak kavradığımız doğa anlayışımızla tanınmak ve saygı görmek istiyoruz”.
Meksika meclisine o gün seslenen ikinci kadın olan Maria de Jesus Patricio, diğer adıyla “Marichuy”, en büyük yerli siyasi gruplar ağı olan CNI’yi temsil ediyordu. Konuşmasında kadın haklarına saygı gösterilmemesine sadece yerli topluluklarda rastlanmadığını üzerine basarak tekrarladı. Bu sırada salondan alkışlar yükseldi. “(…) geleneksel âdetler toplum içindeki yerli kadınların haklarına zarar veriyorsa, bunun sadece yerli halkları ilgilendiren bir sorun olmadığını düşünüyoruz. Sadece bu bölgelerde yaşanan bir sorun değil, tüm toplumda tezahürünü görebildiğimiz bir problemle karşı karşıyayız.” Konuşmasının devamında Marichuy , sözlü geleneğin getirdiği hitabet yeteneğini kullanarak, iyi olan, takdir gören “usos y costumbre”leri ( örf ve adetlerini) saymaya başladı: “Umumî işleri kotarmak için kolektif işbirliklerinin kurulması, ritüellere katılan kadınların spiritüel liderlikler üstlenmesi, iktidar ve varlık elde etmekten ziyade topluma hizmet etmek için siyasi temsilcilik görevlerinin üstlenilmesi, yaşlıların bilgeliğine saygı gösterilmesi ve mutabakata dayalı karar alma mekanizmaları.” Bunun ardından yerli kadınların durumunu kötü etkileyen baskıcı yargı sistemini ve bunu çevreleyen din kurumlarının etkilerini dile getirdi.
2002 yılının aralık ayında şöyle denmişti: “Amerika kıtasının yerli kadınlarının Birinci Zirve’sinde yapılan nihai açıklamayla getirdiğimiz talepler şunlardır: Devletler kendi kamusal politikalarında bizim dünya görüşümüze, özellikle de ritüel törenlerimize ve kutsal yerlerimize saygı göstermeli… Farklı mezhep ve dinlerden talebimiz, yerli halkların inanış ve kültürlerine saygı göstermeleri ve bizi, ruhaniliğimizle çatışan dini vecibelere zorlamamalarıdır.”
Orta Amerika’da yaşayanlar eski geleneklerini, içine düştükleri toplumsal-siyasi değişikliklere karşın koruyor ve yeniden canlandırıyorlar. Binlerce yıldır bu topraklarda yaşayan yerli halklar, dünyayı algılamak konusunda kendi terimlerini geliştirdikleri bir medeniyet kurup yaşattılar. Onu kıtanın sömütgeleştirilmesi boyunca korudukları gibi günümüzde de korumayı sürdürüyorlar, sembolik ve dini evrenlerini yorumlamak için haklarına sahip çıkıyorlar. Bu yeni ruhaniliği tarihsel bağlamda değerlendirmek için, tarihsel ve etnografik metodolojilerin ötesine geçmek ve bu dini ve toplumsal cinsiyetçi [gender] rollerin dayandığı felsefi düzlemi sürece dahi etmek gerekir. Bu sayede Orta Amerikalı halkların, kendi kozmoslarını nasıl algılayıp kurduklarını ve onu bir dişil eril ikiliğe oturttuklarını görmek mümkün olacaktır. Buradaki iddiam, bugünün çağdaş koşullarına adapte oluyor olsalar da, Latin Amerika yerlileri için yerli bilme şekillerinin özelliklerinin verdikleri mücadelenin görünmeyen boyutlarını açığa çıkarıyor olduğudur. Bu açık paradoksun tam manasıyla anlaşılabilmesi için, birbirini dışlayan ikili kategorilere dayanmayan bir epistemik evrenin “ötekiliği” kabul edilmelidir. Yerliler, tezatların tek potada birleşmesini tutarlı bir olgu olarak algılamaktadır. “Yerli ruhaniliği” ve toplumsal cinsiyetçi ikiliğin derin karmaşıklığını çözmek, bu yeni ruhaniliğin içerdiği sömürgecilikten kurtulma çabalarının nasıl işlediğini ve Orta Amerika halklarının yüzyıllar sürmüş tutsaklıklarını nasıl “ruhani” bir dini düzleme taşıyabildiklerini bize gösterir. Bu düzlem, yerli halkların toplumsal adalet için verdikleri siyasi mücadeleyle yakından ilişkili ve bağlantılı olmanın yanı sıra karşılıklı olarak da birbirine bağımlıdır.
Birkaç yıl önce, çığır açan kitabı Meksika ve Orta Amerika Yerli Ruhaniliği’nde Gary Gossen, ruhanilik kavramını şöyle tarif etmişti: “…Anahtar kelime olan ruhanilik, çeviri vasıtasıyla- (yerli) inananların ve uygulayıcıların içsel durumlarını, dünya görüşünü ve kozmolojisini dile getirmeye çalışır.”
On küsür yılın ardındanbirden fazla yöneticisi olan yerel kadın grupları ağı, Birinci Zirve’de bir araya geldi ve ruhanilik kavramını, artık çeviri gerekmeksizin içselleştirdi. Bu sözcüğü kullanarak hem dinî gelenek ve icralarının resmedilişine (batıl inanç değilse, cahil ve geri kalmış) meydan okuyor, hem de kozmolojileri ve dünya görüşleri yoluyla kendi inançlarına (“ruhanilik”) karşı saygı gösterilmesini talep ediyorlar. Buradan itibaren, bugünün yerli kadınlarının adalet mücadelesi ve kendi eğitim ve ruhanilik haklarını şekillendirdiği biçimiyle Orta Amerika kozmolojisinin bazı temel unsurlarını değerlendirmeye çalışacağım.
Aynılık ya da Eşitlik – İkilik
Kadın ve erkeği birbirinden ayrılmaz bir bütün olarak gören bir felsefi mirasın varisleri olan yerli kadınlar kozmolojik birikimlerini ifade etmeye uygun ifade olarak la paridad üzerinde mutabakata varmıştır: Aynılık. Başka bir deyişle “aprendiendo a caminar juntos”, yani birlikte yürümeyi öğrenmek!
Eski Meksika’da dişil eril ikili birlik, evrenin yaradılışında, türemesinde ve iyileşmesinde ve sürdürülebilmesinde büyük öneme sahipti. Dişil ve eril olanın tek kutuplu bir ilke içerisinde erimesi, Orta Amerika düşünme biçiminde sürekli karşımıza çıkan bir niteliktir. Hem tekillik hem de ikiliği içeren bu ilke, en üst Yaratıcı olan ve adı “Çifte Tanrı” ya da “İkili Tanrılık” anlamına gelen Ometéotl başta olmak üzere tanrı ve tanrıçaların çiftler halinde temsil edilmesiyle tezahür eder. On üçüncü gök kubbenin ardında bulunan Ometéotl dişil-eril bir çift olarak tasavvur edilmiştir. Bu üstün çiftten doğan diğer ikili tanrılar da doğal fenomenleri vücuda getirirdi. Örneğin Thompson, Maya dinideki Itsam Na ve partneri Ix Chebel Yax’tan söz eder. Las Casas, Izona ve eşinin oluşturduğu çiftten bahseder ; Diego de Landa’ysa da Itzam Na ve Ixchel’e tıbbın tanrı ve tanrıçası diye atıfta bulunur. Michoacan bölgesi sakinleri için yaratıcı çift Curicuauert ve Cuerauahperi’ydi.
Omecihuatl ve Ometecuhtli, İkili Tanrı Ometéotl’un dişil ve eril yarılarını temsil eder. Kadim Nahua mitoslarına göre bu iki tanrı büyük bir kavgaya tutuşmuş, bu esnada tabak ve çömlekler kırmış ve yere çarpan her çömlek parçasından yeni bir çifte tanrı meydana gelmişti. Bu efsane kimi araştırmacıya göre tanrıların çokluluğunu açıklarken, aynı zamanda ilk ikili tanrının diğer ikiliklere nasıl can verdiğini de gözler önüne seriyor. Bu durumda her daim var olmuş ve tüm evrene yayılmış bir ikilik olan toplumsal cinsiyet, tüm fenomenlerden sorumlu çoklu özgül ikilikleri “doğuran” olarak görülebilir.
Orta Amerika’nın her yerine nüfuz etmiş olan yaşam/ölüm ikiliği, aynı ikili gerçekliğin iki farklı unsurudur. Bunu Tlatilco’da bulunmuş ve başının bir yarısı yüz, diğeriyse kurukafayla temsil edilmiş bir figür örneğinde açıkça görebiliriz. Kozmos düzeyinde güneş ve ay, bir eril dişil mütekabiliyeti olarak kabul edilmektedir. Benzer şekilde yeni doğan bebeklerin törensel yıkanmasında, dişil ve eril sulara başvurulur. Kozmik ikiliği başka yerlerde de görebiliriz; örneğin mısır dönüşümlü olarak hem dişil (Xilonen-Chicomeocoatl) hem de erildi (Cinteotl-Itztlacoliuhqui).
Kozmosun aslî düzenleyici gücü olan ikilik, zaman ölçümüne de yansımıştır. Zaman iki takvim tarafından sürdürülür: Biri, insan gebelik döngüsü ile ilişkilendirilmiş olan 260 günlük (13x20) bir takvimdir , diğeri ise 360 günlük (18x20) bir tarım takvimidir. Bu takvimi astronomik takvime adapte etmek için 5 gün eklenmiştir. CNMI üyesi bir kadın olan Candide Jimenez’in de dediği gibi “La dualidad se da.” İkilik içinde yaşıyoruz; ritüellerde, dizilerde, ortak yaşamımızda…
Hem Frances Karttunen hem de Gary Gossen, Orta Amerikan ikiliğini dinamik olarak tanımlar. Diğer yazarlar, zıtların kutupsal düzenlemesine ikiliğe koşulların veya hareketin kesin bir “tersinirlik” veren bir bütünleyicilik ekler. Akıcılık çift kutupluluğun kapsamını, feminen ve maskülene daimî değişken bir doğa vererek derinleştirir. Akıcılıkla birlikte feminenlik her zaman maskülenliğe ve zıddına da nakil hâlindedir.
Akışkan Gerçeklik
Böylesine iyi yapılanmış bir evrende piramit benzeri bir “hiyerarşi” düzenine ve katmanlaşmaya yer olamaz. Sayısız Nahua anlatısında, ilamatlatolli’ye de (yaşlı bilge kadınların söylevleri) baksak, heuhuetlatolli’ye de (yaşlı erkeklerin konuşmaları), ya da tanrı çiftlerinden bahseden kaynakları da incelesek, bir tarafın diğer taraftan “üstün” olduğu şeklinde bir çıkarıma varamayız. Aksine, bu kavramsal evrenin dayanağı olan bir nitelik de ikiliklerin gözler önüne serilmesi gibi görünmektedir. İkiliklerin bu şekilde işlenişi, gökte, yerde ve hatta yerin altında ve evrenin dört bir köşesinde kendini gösterir. Süregelen bu çözülme her zaman hareket halindedir ve asla katı bir şekilde katmanlaşmış veya sabitlenmiş değildir. Böylece ikilik, tüm evrenin içine işler ve her nesnede, durumda, ilahta ve bedende izini bırakır.
EZLN - Ejército Zapatista de Liberación Nacional (Zapatista Ulusal Kurtuluş Ordusu) sahneye çıktıktan sonra “kadın hakları” kavramı Chiapas’a geldiğinde, yerli kadınlar eşitlik ifadesini sürekli duyar oldular. Bu sürece destek olmak için oraya gelmiş olan yardımsever kadınlar tarafından talep edilen eşitlik, yerli kadınlar için hiçbir şey ifade etmiyordu. Orta Amerika evren bilincinde eşitlik diye bir kavram yer almaz. Bu bilinçte, tüm evren, birbirini –farklılıkları aracılığıyla- dengeleyen unsurlar sayesinde var olmuştur ve böylece denge yaratılır. Bu denge sürekli değişim halindedir. “Eşitlik” ise sabitlik, hareket etmeyen bir şey gibi algılanır. Dahası, iki varlık asla aynı olmak yoluyla eşit olamaz. Bu ikilik kavramı günlük yaşamlarında ve ritüellerinde böylesine yer etmişken, eşitlik yerli kadınlar için çaba sarf edilecek bir kavram değildir. Yerli hareketinin içinde bulunmuş olanlarımız görmüştür ki “caminar parejo” (beraber yürümek), yerli kadınların erkeklerle olan ilişkilerini yürütürken kullandıkları metafordur. Denge kavramı, eşitlik kavramına bir alternatif teşkil etmeye başlamıştır.
Toprak Anamız/Kutsal Toprak: Bir İnanç
Sık sık yerli halkların yurt, toprak ve arazi talep ettiklerini duyarız. Bu talep dünya üzerindeki her yerli halkın temel hak iddiası gibidir. “Yerli halkların hayatta kalmaları, ayrılmaz bir şekilde toprakla bağlantılıdır.” Peki ama yurt ve toprak talebi ne demektir? Yerli kadınlar için toprakla olan ilişkilerinin birden fazla anlamı olduğu çıkarılabilir. Toprağın, ana olarak sembolize edilmesi kadınları ona bağlar. Kadınlar dünyanın beden bulma aracı ve üreyicileridir. Comandanta Esther yakın zamanda Kongre’de yaptığı konuşmada bunu şu şekilde ifade etmiştir: “Toprağa olan saygımızın ve yaşam anlayışımızın başkaları tarafından tanınmasını istiyoruz; toprak doğadır ve biz de onun parçasıyız.” Kendine has İspanyolcasıyla yaptığı bu konuşmada çok karmaşık bir toprak kavramı ortaya çıktı. Bir kere her şeyden önce toprak bir varlıktı. Nurio, Michoacan’daki Ulusal Yerli Halklar Kongresi’nde yerli bir kadın şöyle konuştu: “Tüm nehirlerimiz, tüm ağaçlarımız, toprağımız, oldukları gibidir… hala canlıdırlar.” Toprak canlıdır; varlıklara nasıl saygı duyuyorsak ona da saygı duymamız gerekir. Bolivya ve Ekvador gibi bazı Latin Amerika ülkelerinin yenilenmiş çağdaş anayasalarında toprak, hakları olan bir tebaa kabul edilmektedir.
Kuzey ve Güney Amerika’daki yerli halkların yaşam görüşlerinde yer bulan, yeryüzünde yaşayan “insandan öte” varlıklar üzerine yapılan araştırmalar, bu yoruma bir arka plan teşkil eder. Orta Amerika mitolojisinin büyük kısmında dünya kutsal bir yerdir. Dişil olan dünya, verimli bir ilahtır. Üzerinde yaşayan insanların başlarına gelen tehlikeleri ve kötülüğü de barındırır. Dünya aynı zamanda kaygan ve korku verici bir yerdir. Klasik iyi-kötü ikiliğiyle algılanır. Doğaüstü bir varlık olarak, yaptığınız işlere göre size zarar da verebilir, fayda da sağlayabilir. EZLN’nin şair subcommandante’si Marcos, bunu şöyle ifade eder: “Bu yerli halklar toprağın ana olduğunu söylerler; derler ki toprak, kültürel dölyatağıdır, onun içinde yaşar tarih, onun içinde yaşar ölüm.”
Yerli halkların dünyaya bakış açısı aynı zamanda ahlaki nitelikler de taşır ve ahlaki düstur der ki kişi her koşulda çok dikkatli hareket etmelidir. Yerli halktan Maya Manuel Gutienez E. çağdaş Hıristiyanlar hakkında şöyle söyler: “…kadim…inancın varisleri olarak…kurtarıcı bir umuttan çok tedbirli bir beklentiyle şekillenen, ihtiyatlı bir inanç geliştirdiler…”
Toprağın yerli kadınlardan gördüğü bu hürmet ve inanç, nadiren dikkate alınır. Genellikle toprak sahibi olma ya da miras olarak toprak edinme kavramlarına indirgenir. “Toprak” sanki yalnızca bir malmış gibi dillendirilir. Bugünün dünyasında bir toprak parçasına sahip olabilirsiniz ya da yerli kadınlar toprak sahibi olma ya da miras yoluyla toprak edinmeyi ister. Yerli halkları ortak mülkiyet hakkından mahrum bırakan bir toplumda bu talep anlaşılırdır ve zaruridir.
Ancak yerli kadınlar toprağa, köklerinin salındığı yer, kutsal bir mekan, benliklerine işleyen bir sembol olarak sahip olma hakkı talep etmektedir. Zirve’de yerli kadınlar bildirgesinde şöyle yazıyordu: “Hükümetlerin Toprak Anamızın değerine ve yerli halkların atalarından kalan toprakla olan ruhani ilişkilerine saygı duymalarını talep ediyoruz…”
İtaat Ettiğimiz Önderlik (Mandar obedeciendo)
Bu deyim gerçekte ne anlama geliyor? Hangi kültürel etkilerden kaynaklandı? Lenkersdorf bunun Zapatista’lar tarafından yaratılmadığını söylüyor. Bu deyim Chiapas’daki Tojolabal Maya Yerlilerinin sıradan bir tabiridir ve 1970’lerde derlenen Tojobal-Espanol-Tojobal sözlüğünde yer alır. Açıktır ki, bu deyim sözlükten eskidir. Lenkersdorf’a göre, bu deyim Zapatista’ların atalarından kalma bilgece Maya fikir ve deyimlerini – özellikle Tojobal grubunun eski deyişlerini – ulusal siyasal tartışmaya nasıl dâhil ettiklerinin bir örneğidir.
Ama mandar obedeciendo deyimine dönersek, bu bazı eleştirmenlerin iddia ettiği gibi, gerçekten de birinin diğerine kumanda ettiğini, birinin diğerine tabi kılındığını mı ima eder? Lenkersdorf bu deyimin derin anlamını çözmeyi sürdürür. Özgün Maya deyiminin çevirisi şöyledir: “Yetkililerimiz komut alır.” Ortak, topluluksal “biz” komutları verendir. Bu “biz” en üst yetkilidir. Başka bir anlam düzeyi, “bu toplulukta yetkililerimizi kontrol eden biziz.” Tojolabal dilinde, yönetmek “iş” anlamına gelir: yönetenler, “çalışanlardır.” Bazen, bu deyim biraz değişir ve şu anlama gelir: “topluluğun yetkilileri-çalışanları.” Bu topluluksal “biz” içinde herkesin bir işlevi vardır. Bu ufki(yatay) bir topluluktur, ama herkesin işlevi aynı değildir. Kilise başkanları, yerel yönetim temsilcileri vardır. Herkesin, en yüksek yetkili olan topluluksal “biz” denetiminde kendi özgül görevi vardır.
Gördüğümüz gibi, bu topluluklarda mandar (komuta) kavramı tamamen farklı bir kavramdır. Azami yetke olarak bu ortak “biz” bazı kişilerin onlar adına konuşmasına karar verebilir. Lendersdorf der ki, sorun, Mayaların usullerinden tamamen habersiz olan (Meksika) egemen toplumunun bu sözcüleri önder sanmasındadır. Bunlar önder değildir, yalnızca topluluksal “biz” tarafından seçilen sözcülerdir. O zamana kadar bilinen sözcüler konuşmadıysa, bu topluluksal “biz”in sessiz olduğu anlamına gelmez. Örneğin, Zapatismo’nun ulusal sahneye çıktığı yedi yıldan beri, birçok farklı (kadın) sözcü duyduk. Bir süreliğine seçilen Ramona oldu. Ana Maria da bir süreliğine görünür oldu, sonra Comandanta Trini geldi ve sayısız başka kadın belirdi ve kayboldu. Şimdi Comandanta Fidelia, Yolanda’yı duyuyoruz. Denilebilir ki, hepsinin mazhar olduğu kabulle, gözükmeye, önderlik etmeye, yönetmeye devam etmeleri gerekir, ama mevcudiyetlerinin temeli bu değil. Meksika Kongresinde evvelce dikkatimizi çekmemiş olan iki kadın duyduk: Commandanta Esther ve Maria de Jesus Patricio. “Birçok yapıyı topluluksal örgütlenme düzeyinde tanılayabiliriz… bilginin yaratılması ve yeniden yaratılması için örgütlenme – ruhani yaşam da buna dahildir.”(s. 174) Topluluksal “biz” (kadın) sözcülerini seçer. Esther, milletvekilleri karşısındaki sunumunda, bunu şöyle ifade etti: “Biz kumandanlarız (İspanyolca dişil haliyle), topluluksal olarak kumanda edenler, halklarımıza itaat ederek kumanda edenler.”
Kalbimizle Düşünüp Örgütlemek
Yerli kadınların taleplerinde merkezi konumda olan bir sözcük varsa, o da corazon’dur, “kalp.” Kalp (Lopez Austin’e göre teyolía ) en yüksek entelektüel etkinliklerin mekânıdır. Hafıza ve akıl orada yaşar. Kalp duygulara ve aşka bir gönderme değildir; yaşamın kökenidir. Chiapas’taki Maya yüksek toprakları hakkındaki klasik bir etnografya eseri, Calixta Guiteres-Holmes’un Perils of the Soul’u (Ruhun Tehlikeleri), kalbin bölge insanları için ne ifade ettiği konusunda çok açıktır. Kalp tüm bilgeliğe sahiptir, hafıza ve bilginin mekânıdır, “algılama onun aracılığıyla gerçekleşir.”
1997’de Oaxaca’daki Birinci Ulusal Yerli Kadınlar Kongresinde, yaklaşık beş yüz yerli kadın hep bir ağızdan dedi ki: “Grabar en nuestros corazones” [Kalplerimize nakşedin]. Hafızanın bu mekânında kadın ve yerli halk olarak hakları hakkında tüm öğrendiklerini tutuyorlardı. 1995’de, Comandanta Ramona CCRI Comandancia General del Ejercito Zapatista de Liberacion Nacional’den bir mesaj gönderdi: Meksika halkına, Meksikalı kadınlara, ülkemizdeki herkese sesleniyorum.” Mesajının sonunda, dedi ki: “Tüm kadınların kalkmasını ve hepimizin hayal ettiği özgür ve adil Meksika’yı inşa edebilmek için örgütlenme gereksinimini kalplerine ekmelerini istiyorum.” Açıktır ki, kalp iş ve örgütlenmenin mekânıdır. Yalnızca duygular ve heyecan örgütlenmeye yetmez. Lendersdorf der ki, Tojolabal’daki sanatların belirleyici özelliklerinden biri “kalbin düşündüğünü ortaya çıkartmalarıdır.” Düşüncenin mekânı olarak gene kalpten söz ediliyor, kafadan değil.
Şimdi de Comandanta Esther’in 28 Mart 2001’de Camara de Diputados’taki konuşmasına bakalım. Şöyle dedi: “Onlar [milletvekilleri] aklı kendi yanına almış olan bir dünyaya, uzamlarını, kulaklarını ve kalplerini açtılar.” Kalp kendini akla açar. Kadınlar “kalp” kavramını kullandığı zaman, bunun derin içerimlerini kaçırabiliriz. Bu onlar için yaşamın merkezidir, aklın, hafızanın merkezi. Ne kadar sevgiyle çevirsek de, söylemlerindeki kalbe olan göndermeyi, salt heyecan olarak duygusallaştırmayalım, sömürgeleştirmeyelim ya da indirgemeyelim. Bu istemeden etnosantrik yorumlamalara götürebilir. Örgütlenmek için bir araya geldiklerinde, şöyle derler: “Sa siente fuerte muestro corazon” “Kalbimiz kendini güçlenmiş hissediyor” (kişisel iletişim).
Zirvede sunulan belgelerden biri diyor ki: “atalarımızın seslerini olduğu kadar ruhsal seslerimizi de dinleyen kalp hakkındaki kadim bilgiye göre kimliğimizi yeniden inşa etmeyi kendi kendimize öneriyoruz...”
Tüm Varlıkların Karşılıklı İlişkililikleri: Dünyada Var Olma Halleri
Orta Amerikalılar için, dünya “dışarıda bir yerlerde,” onların dışında ve ayrı oluşmuş değildi. Onların içindeydi hatta onları kat ediyordu. Eylemler ve sonuçları, “Ben”in çevresinden çözümsel olarak soyutlanabileceği Batı düşüncesinde olduğundan çok daha tertipliydi. Üstelik bedenin geçirgenliği evrenin özündeki geçirgenliği, maddesel ve maddesel-olmayan arasındaki sürekli geçişin karakterize ettiği bir varoluş düzenini tanımlayan tüm “maddi” dünyanın geçirgenliğini yansıtıyor. Bu kavramlaştırmada, evren tam anlamıyla geçirgen bir bedenselliğin tamamlayıcılığı olarak ortaya çıkar. Klor de Alva şöyle yazar: “... Nahua’lar çok boyutlu varlıklarını bedenlerinin ve etraflarındaki fiziksel ve ruhsal dünyanın ayrılmaz bir parçası olarak tahayyül ettiler.
Nahua’nın “kavramsal varlığının” Conquista (Güney Amerikanın Fethi) sırasında Hıristiyanınkinden çok daha az kısıtlı ve “ötekilerle, bedenle ve ötesindeki dünyayla fiziksel ve kavramsal bütünlük” oluşturmaya daha fazla eğilimli olduğunu ekler.
Comandanta Esther'in deyişiyle yeryüzü hayattır, doğadır ve hepimiz onun bir parçasıyız. Bu basit deyiş, Orta Amerika kozmos kavrayışının tamamlayıcılığı içinde bütün varlıkların birbiriyle bağlantılı olduğunu ifade eder. Varlıklar birbirinden ayrılamaz. Bu temel ilke bugün yerlilere ait tıp sistemlerinde, ayrıca ilk tarihsel ana kaynaklarda tutarlı bir biçimde karşımıza çıkmaktadır. Bu ilke, insan kolektifliğinin, herhangi bir bireyselleşmenin çok zor olduğu çok özel bir biçimini oluşturur. "Ben" çevresindekilerden soyutlanamaz. İçerisi ile dışarısı arasında daimi bir geçiş vardır. Lenkersdorf Tojolabal dilindeki (Chiapas'ta bir Maya dili) bir ifadeyi yorumlar: "Lajan, lajan aytik" "estamos parejos", yani "hepimiz özneyiz." Lenkersdorf'a göre bu deyiş, Tojolabal kültürünün temelinde yatan "öznelerarasılığı" ifade eder. Bu deyiş bizi yerli kadınların tercih ettikleri, yukarıda bahsettiğimiz terime de götürür. Yerli kadınların eşitlik üzerinde değil de "benzerlik" (parity, caminar parejos, la paridad) üzerinde ısrar etmeleri ortak miraslarından, kendi kozmos kavrayışlarına daha iyi uyan alternatif toplumsal cinsiyet kavramları aldıkları anlamına gelmektedir.
Bugün Orta Amerika'da yerli kadınlar tarafından yeniden üretilen bu yaygın ruhani ve kozmolojik göndermeleri incelediğimizde, hepsinin özünde şunun olduğu görülmektedir: Evrendeki herkesin ve her şeyin birbiriyle bağlantılı olması. Yeryüzüyle, gökyüzüyle, bitkilerle ve gezegenlerle bağlantılı kadınlar ve erkeklerin öznelerarası niteliği. Comandanta Esther'in yasa yapıcılar karşısında "bize hayat veren, bizim doğamız olan" yeryüzünü savunmasını başka nasıl anlayabiliriz? "Mandar obedeciendo"nun birinin diğeri üzerindeki dayatması olmamasını başka türlü nasıl yorumlayabiliriz? "Biz"in aynı zamanda "ben" olmasını? Kolektif özneler olarak cemaatlerin bir birliği yansıttığını?
Son Düşünceler
Yerli kadınların atalarının dini mirasını canlandırma yönündeki girişimleri, sömürgeleşmeyi çözen bir çabadır. Önceki esaretlerin çökertilmesiyle, atalarının ilham verdiği bir direniş ufkunu yeniden yaratmaktadırlar. Atalarının ekonomik, siyasi ve kültürel alanda mustarip olduğu itaat ettirmenin şiddetini reddederek bir kurtarıcı bir etik ileri sürmektedirler. Onların seslerinden tekrar tekrar duyduğum bir deyişle bitireyim: "Adalet istemeye geldik, merhamet değil, sadece adalet!" "Biz Zapatista kadınları yorulmuş ya da yılmış değiliz... Mutluyuz, çünkü mücadelemize devam edeceğiz."
Not: Bu yazı kolektif bir çeviri çalışması ile tercüme edilmiştir.
Çevirmenler:
Ebru Kılıç
Esen Gür
Mehmet Moralı
Turan Cavlan
Tarihte 2011: Apaçık Olanı Görmek (*)
Gelecekle ilgili yazarken, ortalıkta insanın başını derde sokabilecek bir tekinsizlik dolaşır. Kaynağı şudur: Temennilerin ve/veya korkuların, sezgiler ve beklentiler üzerindeki manipülatif etkisi. Bundan kurtularak gelecek hakkında yazma çabası çok nafile bir çaba, iddiası çok komik bir iddia olurdu. Çünkü her şeye tamam desek bile, detayına girmeyelim ama, bu felsefi açıdan kabul edilebilir bir olasılık değil. O zaman dağılalım mı? Bence dağılmayalım ama yine de yazmaya devam ediyorsak, pozisyonumuza netlik kazandıralım ki, karşılıklı saygımız pekişsin.
Evet, bu manipülatif etkiyi kabul ediyorum ve sezgilerimi, beklentilerimi, umut ettiğim geleceğe ulaşmaya hizmet edecek akılla kurup, bunu kaleme alıyorum. Ama söz veriyorum, size hiç yalan söylemeyeceğim.
Şimdi, 2011 yılı hakkında konuşabiliriz:
Perşembenin gelişi çarşambadan bellidir derler. Aslında 2011’in de gelişi 2010’un sonlarından itibaren belli oldu. 2010 yılının sonu itibariyle, inkâr etmekten ve inkâr dinlemekten yorgun bir insanlık var karşımızda. Şimdi birbirine saygı gösteren her iki kişide olana benzer, samimiyet bekliyor yeryüzüne yerleşen hayat. Malumun ilâmını alkışsız karşıladı. Zaten sözün bittiği yere çok yakın kıyılardaydı. Gördü, baktı, artık kendisine söyleyecek yalanı yok, şimdi değişim zamanı. (Sizi duyuyorum. Ama yalan söylemeyeceğim dedim, hipnotize etmeyeceğim demedim. Aklınıza mukayyet olun.)
“Son” kelimesi size ne çağrıştırıyor bilmiyorum. Nokta gibi bir an mıdır örneğin? Bir uçurum kenarı gibi, bitiş ve başlangıcın buluştuğu yerde midir? Bana azalarak yok olmayı düşündürüyor şimdi. İnkâr da böylece son bulacak gibi geliyor.
Nasıl mı mesela?
İşe gidiyoruz, ama eskisi gibi değil. Bir yerde bir yanlış var, biliyoruz. Alışveriş ediyoruz, ama eskisi gibi değil. Vicdanımızı zedelemeden üretilmiş gerçek bir yumurtanın peşindeyiz!
İçimize sindiremediğimiz gerçekleri hazmetmeye çalışıyoruz. Devletimizin tövbekâr bir katil olduğunu, ilan etmesiyle öğreniyoruz. Yani artık resmen biliyoruz.
Kürtlerin Kürtçe konuştuğunu fark ediyoruz. Kürtler de şöyle diyor: “Evet konuşuyoruz, bakın yaza da biliyoruz.” Hak veriyoruz, çok açık ki, yaza da biliyorlar. Bana öyle geliyor ki, bizim ellerimiz neden birbirimizin boğazına sarılı diye şaşırarak bakacağız 2011’de. “Neden bahsediyorduk?”diye soracağız birbirimize. Sonra anlayacağız ki o eller bizim ellerimiz değil. Böylece o elin yok oluşunu izleyeceğiz.
Dünyada da malumun ilâmı devam ediyor. Peki, bu nasıl mümkün oldu? Piyasa şartları diyelim. Gerçeğin daha çok alıcısı var artık. Bir de ortak pazarı var: İnternet.
Sanıyorum 2011’de hayatın üzerindeki kurucu etkimizi fark edeceğiz. Fark etmek zor bir süreçtir. Çok acı verir. Ama şifasını da yanında taşır. Değişeceğiz. Pekiyi, neye dönüşeceğiz? İşte bu noktadan sonrası insanlık açısından bir sınav. Umuyorum ki bizler, yeryüzünün biricik ve aynı zamanda küçücük birer parçası olduğumuzu bilerek, yaşamın herkes için ona verilmiş bir armağan olduğunu kavrayarak, buna saygı göstererek, hep birlikte kazanabileceğimizi, böylece çok daha mutlu bir hayat süreceğimizi anlayarak ve en önemlisi bu fikri tercih ederek 2011’i kurabiliriz.
Metin burada bir parmak oluşturdu. Ve bu parmak şimdi sizi gösteriyor. Eğer bu değişime siz de inanıyorsanız, kendi hayatınızdan başlayan küçük bir adımla yola koyulun. İnkâr ettiğiniz gerçeklerinizi ve dışarından kibir gibi görünen öfkenizi gözden geçirin. İnsanlarla konuşun, insanları dinleyin. Ümitlenin ve ümit verin. Bir araya gelin ve birlikte bir şeyler üretin. Üreticiyseniz, kooperatif kurmanın yollarını arayın. Çalışansanız örgütlenme, sizinle aynı durumda olan insanlarla birlikte davranma fikri üzerinde düşünün. Halk iken, yeni bir siyaset önerisini, toplumun her kesime sağlayacağı kamusal faydaları düşünerek değerlendirin. Doğayla daha çok zaman geçirin, doğa sizi ikna edecektir, çünkü doğa hayatın ta kendisidir.
Ödev değil, ilham vermek için bunları yazıyorum. Aklınıza gelen iyi bir fikir varsa, siz de yazın.
2011’i birlikte kuracağız. Neden yaratıcı ve iyimser olmayalım?
(*) Bu yazı, Aralık 2010'da Yeşil Gazete tarafından hazırlanan 2011 Kehanetleri yazı dizisi için yazılmış ve yayınlanmıştır.
HİNDİSTAN BAYRAĞI VE KRAL ASHOKA
Hindistan, İngiliz sömürgesinden kurtulmasının ardından çeşitli bayraklardan geçmiş, en son Hindistan bayrağı şöyle birşey:
Bayraktaki safran hat ülkede yaşayan hinduları, yeşil hat ülkede yaşayan müslümanları ve beyaz hat ise ülkedeki diğer dinlere inanan insanları simgeliyor. Beyaz rengin, aynı zamanda barış ve huzuru da tesmil ettiği şeklinde yorumlar da mevcut.
Ortasındaki simge ise Ashoka Chakra olarak bilinir. Kral Ashoka, M.Ö. 273-232 yılları arasında Hindistan'ı yönetmiştir. Onun hikayesi, bir bilgelik ve savaşı lanetleme hikayesidir.
Kral Ashoka'nın Hindistan'a hükmettiği zamanlarda, Hindistan, Asya'nın büyük bölümünü sınırları içerisine alan, sanatta ve zanaatte gelişkin bir ülke idi.
M.Ö 261 yılında Kral Ashoka, Ganj vadisinde yaşayan ve Kalinga adıyla anılan güçlü bir toplulukla savaşa girdi. Savaşı kazandı. Savaşın bitmesinden sonra savaş alanında gezen kral, alanda yatan ölüleri saymaya başladı. Verilen kayıplara öylesine üzüldü ki, gelip geçen okusun diye, savaşın sonuçlarını kendi ağzından bir ferman olarak yazdırıp, büyük bir kayaya kazıttı. Yazıtta şöyle diyordu:
" Kalinga fethedildiğinde, kutsal ve merhametli kralımız takdis edileli 8 yıl olmuştu. Bu savaşta 150 bin kişi tutsak, 100 bin kişi ise katledildi. Bir o kadar da insan öldü.
Kalinga'yı yönetimi altına alır almaz, asil Ashoka bu ülkeyi işgal edişinden büyük bir pişmanlık duydu. Çünkü daha önce savaşı tatmamış bir ülke için yenilgi; ölüm, kırım ve esirlik demektir. Ve bu olay, Kutsal Kralımız için çok derin bir acı kaynağı olmuştur. Ölen, öldürülen ya da esir düşen kişilerin binde biri, yine buna benzer bir kaderle karşılaşırsa, Kral bunu çok üzüntü verici bir olay olarak karşılayacaktır. Gelecekte ona karşı hata işleyenler, imkanlar oranında bağışlanacaktır. Halkın en ilkel topluluğu olan dağ insanlarına bile, Kralımız hoşgörüyle bakıp, onlara doğru düşünmeyi öğretmeye çalışacaktır. Kutsal kralımız bütün yaşayan varlıkların güvenli, huzurlu ve mutlu olmalarını istiyor."
İşte bu simge, Ashoka'yı ve savaşta kazananın olmadığını hatırlamak üzere, Hindistan bayrağına yerleştirilmiştir.
Not: Bu yazı Dünyamızı Değiştiren 100 büyük olay kitabından derlenmiştir.
HEP BİRLİKTE KAZANMAK: DHRAMSALA'DA KOOPERATİF HAYAT
Dhramsala, Hindistan’ın Himachal Pradesh eyaletine bağlı (2001 sayımına göre) 19.124 nufuslu bir şehir. Şehrin kimliğindeki en önemli unsurlardan bir tanesi, Dalai Lama’nın şehir merkezinin 4 km yukarısında bulunan McLeod Ganj’da yaşıyor olması. (Tibet sürgün hükümeti de 1959’dan bu yana burada bulunuyor).
Dhramsala ve özellikle McLeod Ganj daha şehre girer girmez, kendine has bir yer olduğunu hissettiriyor. Trafik uyarı levhaları, yol boyunca dizili mesajlar, çöp kutuları, çevre koruma dernekleri, hemen gözünüze çarpıyor. Burada farklı bir şeyler olduğunu düşünüyor insan. Şehirde sanki bir ruh dolaşıyor, şefkatle size yol gösteriyor, burasının sahipsiz olmadığını fakat sizin de burayı anlayıp içine girebileceğinizi söylüyor ve kuralları fısıldıyor: “Doğa ziyaret ettiğimiz bir yer değildir, doğa bizim evimizdir”.
Dhramsala, sayısız kursun olduğu bir yer. Hindistan’ın genelinde görebileceğiniz yoga ve alternatif iyileştirme tekniklerine yönelik eğitimler, uygulamalar burada da var. Fakat yanı sıra, burada dikiş kursu, takı kursu, kuaförlük kursu, gibi el zanaatları edinmeniz de mümkün. Çoğunlukla zanaatkarlar kendileri veriyorlar bu kursları. Aynı zamanda çevre, eğitim gibi alanlarda gönüllü çalışmalar için pek çok alternatif sunuluyor.
Tüm bunlar bir yana, şehrin içine girip yaşamaya, esnafı ile haşır neşir olmaya başlayınca buranın bir kooperatif şehri olduğunu anlıyorsunuz. Çoğu dükkan üretici aileler tarafından oluşturulmuş kooperatifler. Hatta taksiler bile! El yapımı hediyelik eşya satan bir dükkana giriyorum ve konuşmaya başlıyoruz. Dükkanın işletmecisi Ahmed, Kaşmir’li bir müslüman. Bana dükkanın 50 ailenin oluşturduğu bir kooperatif olduğunu söylüyor. Merak edip hikayesini soruyorum. Kaşmir’den kalkıp gelmiş Ahmed. Parası olmadığını, ticaret yapmak için üretici aileler bulduğunu anlatıyor. Tamamı el işi olan heykeller, “singing ball”lar, işlemeler… Ahmed, bu el emeği eşyaları ailelerden maliyetine aldığını söylüyor. Ay sonunda ise kooperatif üyesi 50 ailenin temsilcilerinin katılımı ile bir hesap toplantısı yaptıklarını ve o ay boyunca yapılan satışlar üzerinden karı paylaştıklarını anlatıyor.
Bu hikayeyi çok romantik, çok pembe buluyorum. “Hiç mi sorun yaşamıyorsunuz”, diyorum? Ben tüm hesapları şeffaf tutuyorum, diyor Ahmed, öyle de yapmak zorundayım. “Bana sorarlarsa, yanıma gelip dükkanda oturabileceklerini söylüyorum” diyor. “Her şey açık.”
“Peki” diyorum, yine kuşkuyla, “paran olmadığı için mi kooperatifi tercih ettin? Paran olsaydı belki de hiç uğraşmak istemezdin?” Biraz düşünüyor. “Hayır”, diyor, “bu dükkanı açmak için çok para koymam gerekirdi, çok stresli bir hayatım olurdu. Bunu istemezdim.”
Sonra Hindistan’a göre büyük sayılabilecek bir bakkala giriyorum. Reçel reyonu dikkatimi çekiyor. Yaklaşınca, bu reyonun Himalaya Köy Eğitim Vakfı’nın yürüttüğü bir kadın projesi kapsamında üretilen reçellere ait olduğunu anlıyorum. Dükkanda bunun için kayda değer bir raf ayrıldığını görüyorum. Rafın hemen yanında, projeyi fotoğrafla anlatan bir bilgilendirme ilanı olduğunu fark ediyorum.Burada alışveriş yaparak aslında kolektif bilinçle gerçekleştirilen bir üretim sürecinin son halkası olduğumu hissediyorum.
Yavaş yavaş anlıyorum ki, şehirde ciddi bir sosyal dayanışma ağı söz konusu. Burada yaşayan insanlar hep birlikte kazanma fikrini benimsemişler. Bunun yarattığı konforun, huzurun, hayat kalitesinin ve ortak kazancın tadını almışlar. Rekabet, burada söz konusu değil. Belki de bu, diye düşünüyorum, buradaki iyileştirici huzurun altında yatan şeylerden biridir.
İstanbul,
Ağustos 2010
TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ BETER İMİŞ DOMUZ GRİBİNDEN
Ben beyaz yakalı bir plaza işçisiyim. İş ve arkadaş çevremde siyasetle ilgilenmediğini söyleyen pek çok arkadaşım var.
Fakat aslında işler göründüğü gibi değil. Bu insanlarla bir sebepten azıcık politika konuşmaya başlayınca birden fark ederisiniz ki, aslında pek çoğunun en alasından politik görüşleri vardır. Fakat ilginçtir ki bu kişiler savundukları şeylerin aslında kendi politik görüşleri olduğunu düşünmezler. Genel devlet politikası ile son derece paralel olan görüşleri “olması gereken”dir, “doğru” olandır. Kendi dünyalarında kendilerine benzer insanlarla yaşayan bu insanlar için ilk şok edici gelişme, kendi görüşlerinin “bir görüş” olduğunu anladıkları anda yaşanır. İşte o an asabileşirler. Çünkü benim sevgili arkadaşlarım, egemen kaldıkları sürece “tahammül”gösterebilirler. Son zamanlarda, laf dönüyor dolaşıyor bir şekilde barış sürecine geliyor. Birden kendimi iş yerindeki arkadaşlarımla, eski okul arkadaşlarımla, tekel ya da gazete bayisi ile, barış süreci hakkında konuşurken buluyorum. Bazen bir şaka, bazen dükkana girdiğim anda televizyondaki haber, bazen satın aldığım gazete vesilesi ile sohbete başlıyoruz. Aslında bu politika ile ilgilenmeyen insanlar eni konu konuşmak istiyor olmalılar ki, uzun uzun görüşlerini anlatıyorlar bana. Beni görüşlerine ikna olmaya, onlara hak vermeye çağırıyorlar.
Tüm bu konuşmalar sırasında fark ettiğim bir şey var: Bu ülkede (Kürt olmayan diye gruplayabileceğim) pek çok kişi, etnik kimliği Türk olsun olmasın, Türk milliyetçisi fakat bunun farkında değil.
Yine Kürt olmayanlar diye sınıflayabileceğim bu insanların, örneğin şöyle görüşleri var:
• Türkler bu ülkede egemendir ve bu ülke biz Türkler’e aittir. (ve takip eden, neleri eksik, söylemi)
• Türk demek, Türk demek değildir. Bunda anlamayacak ne var! ( Ne mutlu Türk’üm diyene tartışmasında)
Tüm bu tartışmalar sayesinde bazı şeyler fark ettim:
Birincisi insanlar kendilerini devlet sanıyorlar. Sorunları devlet gibi tanımlayıp, devlet gibi düşünüp, kabul ediyor veya etmiyorlar.
İkincisi, devletin Kürt illerinde son 25 yılda karanlık eli ile siviller üzerinde de uyguladığı hukuksuzluğu, şiddeti, köy boşaltmaları, ayrımcılığı ve baskıyı sürekli görmezden geliyorlar. Birazı bilmiyor gerçekten. Birazı da oradan buradan duysa da inanmıyor. Hatta bazıları “Öyle bir şey yok, münferit olaylar..” diyecek kadar ileri götürüyor sözü. Pek çok tartışmada bu red/inkar noktasına kısa zamanda varıyorsunuz.
En “özgürlükçü” olanlar, Kürtler’e uğramadan hümanizme varıyor. Kürtler’in taleplerini es geçip, “onlar da insan” söylemini benimsiyorlar.
En son bir arkadaşım “Bu Kürtlerle ilgili bir mesele değil, “Doğu” ile ilgili bir mesele” deyince, bir süre ona donuk donuk baktıktan sonra, yüzüm yavaş yavaş gevşedi ve aniden gelen kahkahama engel olamadım. Arkadaşım neden güldüğümü sordu. “Kusura bakma” dedim ona, “ o kadar çok inkar senaryosu dinledim ki, artık yaratıcı olanları beni eğlendiriyor. Neden Kürtler’i anmaktan bu kadar çok çekiniyorsun? “Doğu”da kimler var?”
İnanılır gibi değil gerçekten. Nasıl başarıyorlar bu kadar meselenin etrafından dolanmayı, insan şaşıp kalıyor. Ortada artık devletin bile kabul ettiği açık seçik bir Kürt meselesi varken, pek çok insan hala, inatla böyle bir mesele olmadığına inanıyor, kendini buna inandırmak istiyor.
Çünkü aksi halde belki de ulusal kimliğindeki tek egemenlik alanını kaybedecek. (Sanki her biri İttihat ve Terakki militanı, sanki hala Osmanlı İmparatorluğu’nda yaşıyoruz.) Ya da bunca zamandır burnunun dibinde yaşanan çok büyük bir acı ile karşılaşacak ve bununla yüzleşmesi gerekecek.Ya da devletin kendisine de uyguladığı baskıcı yüzü ile hesaplaşmak zorunda kalacak. (Çünkü bazıları da şöyle söylüyor: Devlet herkese baskı uyguladı, Kürtler’e ayrıca ne yaptı ki?!. Yani “biz katlandık, onlar neden katlanmadı” ya getiriyor. )
Geçenlerde duyduğum başka bir hikaye de, ordunun (siyaseten de) güçlü, Türkler’in egemen olması gerektiğini söyleyen bir ahbabın annesinin Arap, babasının Yahudi olduğu idi.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin “Türklük” vurgusu sayesinde, “örnek vatandaşlarımız” Türk milliyetçiliğine kavuşuveriyorlar. Böylece dört başı mamur bir Türk milliyetçiliği dünyasında buluyoruz kendimizi. Böylece ideolojik olarak etnik milliyetçiliği savunmayan orta yolcular bile bu dünyanın içinde yerlerini alıyorlar.
Hep aynı şeyleri söylüyorum böyle tartışmanın sonunda: “ Sen bir Kürt köyünde doğabilirdin. Bir gün, sen daha çocukken, bilmediğin adamlar gelip babanı ver kardeşini gözünün önünde öldürebilirlerdi.”
Ve bazen de tartıştığım kişiye kendisinin devlet olmadığını, insan olduğunu hatırlatmam gerekiyor. Ve hatta bazen, devletin kimseye ayrımcılık falan yapmadığını söyleyen birisine kendisinin Alevi olduğunu hatırlatmam gerekebiliyor.
İnsan karmaşıktır, biliyorum. Fikrini sorduğunuzda çoğunlukla onaylanmak için söylemesi gerekeni, genel geçeri söyler. Öfkelenir, şiddete düştüğü de olur. Hepsi korkudandır. Ama öfke de korku da bir giysi gibidir, teni değildir insanın. Bu yüzden öfke ve şiddetle beslenen milliyetçiliği alt edecek iradenin yine aynı insanlarda olduğunu biliyorum. Rüzgar başka yönden de esebilir yani. Benim bir tek nefesim var, onu üflüyorum bu iş için.
Yeter, çok anlattım, hadi şarkı söyleyelim:
Dünyayı güzellik kurtaracak
Bir insanı sevmekle başlayacak her şey.
Aysen Ataseven


