29 Eylül 2013 Pazar

'Sanat benim icindir'

13.Istanbul Bienali basladi ve devam ediyor.
Dun Istiklal Caddesi uzerindeki ARTER galerisinde, bienal kapsamindaki sergiyi gezdim.
Bienalin bu seneki slogani 'Anne, ben barbar miyim?'
Galerinin girisinde sizi duvarda bu soru karsiliyor.


ARTER'e giriste sizi bir sergi karsiliyor. Duvarda asili tuhaf cisimler, yere atilmis gibi duran pet siseler, yarim kalmis ya da hasar gormus gibi duran isler arasinda simitler, organik el sabunlari, sampuanlar,icki siseleri, kestane kabuklari, turku evi ilanlari.. Malum cagdas sanat isleri..

Mesela sergi alanindaki su alani ele alalim..

Duvardaki bir semsiye. Hemen altinda bos icki siseleri var. Solunda midye kabuklari ile bacaginin biri kaplanmis olan bir manken goruyorsunuz. Diger bacak ise havada. Altindaki yaziyi okuyabiliyorsunuz.(COK YAKINDA)

Yandaki fotograf, giris alanindaki sergiden bir kesit. Sergiyi gezerken bana anlamli ya da estetik gelen bazi alanlar belirleyip fotograflarini cektim. Bunu bir cesit cerceveleme cabasi olarak da gorebilirsiniz. Cunku 'cok anlamlilik' ile 'anlamsizlik' arasinda savrulan, diger taraftan insana pek cok sey dusunduren ve karmasik duygular yasatan bir alanda geziyorsunuz.

Bir diger kesitte duvara sabitlenmis bir cizme, altinda da bir yazi vardi. (ya da git belki) Bu alani yine kendimce cerceveledim. (arkada gorunen erkek resmi, fotografi ancak belli bir acidan cekerseniz gorunuyor.)

Akilli telefon ile sergi gezerken, siz de bir yandan kendi 'sanatinizi' uretebiliyorsunuz. Bir yandan sergi alanini kendime gore cerceveliyorum, bir yandan da cektigim fotografin uzerinde akilli telefonumla filtreler uygulayarak, tasarlamis isi tekrar uretime sokuyorum ve sosyal medyadan, cevremdeki insanlarla paylasiyorum.




Boylece, hedef kitle, sanat tuketicisi, bir bienal gezgini iken, ayni anda amator bir sanatci oluyorum ve kendi performansimi sergiliyorum. O zaman su cumle ortaya cikiyor ve anlam kazaniyor: 'Sanat benim icindir.' Ve altinda su anlamlari da barindiriyor: Sanat benim gordugum gibidir ve yeniden uretimime aciktir.

Insan cagdas sanat sergisi gezerken neresi sanat, neresi degil anlayamiyor. Ben bu geciskenligi seviyorum.
Ama insani komik duruma dusurdugu de oluyor. (Birden cok kata dagilmis sergi alanlarini gezerken ara kattaki kafeteryayi da bir sergi alani sanarak dolasan sadece ben degildim! Bir ust kattaki galeri kitapcisinda dolasirken kafasini tedirgin bir sekilde kafeteryaya uzatan, sonra yavas yavas iceri girp etrafa bakarak dolasan insanlari gordugumde epey guldum. Aslinda girdikleri yer sadece hizmet vermeyen bos bir kafeterya idi.)

Yine de, siz de bienali gezip, hem serginin keyfini cikarip, hem de kendi sanatinizi uretebilirsiniz. "Modern sanat bana gore degil", "Anlamiyorum, ne sacma sey bu boyle", diyenlere, sergileri bir de bu gozle gezmelerini ve konuyu tekrar ele almalarini oneriyorum.








10 Eylül 2013 Salı

Bir Galaksi Polisiyesi: Hem deplasman hem kale arkasi

Bugun bloga yazip yazmamak konusunda kararsiz kaldim.
Ama kisa bir hikayem var, sanirim anlatmaya deger.

Oglen bir toplanti icin arabayla Zincirlikuyu'dan, yeni yapilan Zorlu evlerinin onunden gectik. Milyonluk evlerden bahsediyoruz. Cem Yilmaz ve Seda Sayan oradan ev almislar. Is arkadaslarim onunden gecerken soylediler.

 Charles Ebbets, on September 29, 1932
Bu binalarin yapiminda calisan mimar bir arkadasim var. Onu dusundum.
Sonra o binanin yapiminda calisan isciler gozumun onune geldi.
Mimar arkadasim ya da o iscilerden biri, bu dairelerden birinde oturmayi hayal dahi edemezler.
Ben de hayal edemem.
Sirketin verdigi BMW arabayi kullanan yoneticim de hayal edemez.

Bunlari dusunurken, bir Sabahattin Ali hikayesi aklima geldi.
Kafa travmasi sebebiyle hastaneye getirilen bir iscinin, tepesinde konusan insanlarin sozlerinden bir hastaneye geldigini anlamasi ve gozlerini actiginda yapiminda calistigi binayi taniyip gulumseyerek hayata veda edisini anlatan bir hikayesi var. (Hikayenin adini malesef hatirlayamadim. Kitabi da tozlu dolabimda aradim ama bulamadim.)

Icinde oturamayacagimiz ya da oturmak istemeyecegimiz evler, binemeyecegimiz ya da binmek istemeyecegimiz otomobiller falanlar filanlar icin calisip durmak... Sonunda urettiklerimizin cogunun  gereksiz olmasi ve sadece buyuk bir esitsizlige hizmet etmesi...

Bunlari neden yapiyoruz, kim bizi hipnotize etti ve bu sacmalik ne zaman bitecek?

Ben bunlara hic alisamiyorum. Galaksi polisini arayacagim.

https://www.youtube.com/watch?v=jFVSm8iHxbQ





8 Eylül 2013 Pazar

Kaleiçi'nde çöl ve vaha

Sundance günleri sona erdi.
Dün akşam Antalya'da, Kaleiçi'ndeydim.
Antalya esnafının geneli gerçekten sinir bozucu.  Aç gözlü ve hoyratlar. İnsan gittiği bir yere tekrar gitmek istemiyor. Sanki esnaf ev sahibi, müşteriler de iki aydır kirayı geciktirmiş kiracı.

Seni densiz avam.. Bakalım esnafını tatmin edebilecek misin..?

İnsan bir mekana girince kendini şu halde buluyor:  Bilmiyorum ki size layık mıyız, birşeyler yiyip içmek istiyoruz. Üç beş kuruş kenarda birikmişimiz ve zor zamanlar için cüzdanımızda kredi kartımız var.. Bize bir masa ayarlamanız....(Neeeaa! hem de Türkçe konuşuyor.).... sizce mümkün olur mu?...(sessizlik) ... ki acaba? (yok sayan sessizlik)...Gelip geçerken tekme atmazsanız... (atabilir) biz yere de otururuz.

Ne tuhaflar..! Hala batmamışlar, bu da tuhaf.

Koyusiyah ve sahiplerinden Ruşen Bey (Antalya, Kaleiçi) 
Neyse ki bu esnaf çölünde başkaca bir yer daha var. Koyusiyah diye bir cafe. Sahipleri bir vesile ile tanıdık. Limana doğru inerken, hiç umulmadık bir yerde, neredeyse saklanmış bir cafe. Burayı bulmak için googlemaps'e değil, Antalya'da lise ya da üniversite okumuş birisine, yani yerlisine sormak lazım. (Sahiplerinden Ruşen Bey'e bunu söyleyince, muzurca gülümseyerek, googlemaps'ten gizlendiklerini söyledi. )

Koyusiyah ufak bir bahçesi de olan, güleryüzlü, güzel insanlar tarafından işletilen "shanti" bir yer. Ekşi Sözlük'te müdavimleri pek güzel anlatmış.

Sade ve sürekliliği olan böyle mekanlar bana güven veriyor. Bir mekanla uzun süreli bir ilişki kurabilince, orası insanın şehirdeki evlerinden birisi oluyor. Fakat zamana direnmek zor, hele bizimki gibi kaotik ülkelerde. Herhalde bu yüzden böyle mekanlar buralarda insanın karşısına nadir çıkıyor. Bulunca da insan bir arkadaş edinmiş gibi seviniyor.

Velhasıl, Antalya'da Kaleiçi'ne yolunuz düşerse, Koyusiyah'ı arayın, bulun gidin derim. Limana doğru inerken yol boyunca sorduklarınız, orayı bilmiyorsa, doğru yoldasınız ama doğru insana sormadınız demektir. Yerlisine sormanızı tavsiye ederim. Size orayı tarif edecek birilerini bulduğunuz anda büyük ihtimalle zaten çok yakınlarında olacaksınız. Yakınlık her zaman adım hesabı ile ölçülmez değil mi?

6 Eylül 2013 Cuma

Sevgili okurlarım..

Bugün anlatacak çok şey var.

Neresinden başlasam da anlatsam bilemiyorum. Sanırım atlardan bahsetmek en iyisi. Dün bu konuda bir beklenti yaratmış oldum.

Öncelikle şunu söylemek istiyorum: Diğer türleri tanımak için onlarla nitelikli zaman geçirmek konusundaki düşüncelerimi atlarla da doğruladım. Kısa bir deneyim olsa da, at dünyası diye bir dünya olduğunu anlamış bulunuyorum. (Çok tebrik ediyoruz.) Şöyle ki:

Fotoğraf için Sundance sakinlerinden sevgili Zeliş'e teşekkürler.
Atları yönetebilmek için otoriter bir ilişki kurmak işe yaramıyor, onlarla arkadaşlık etmek gerekiyor. Önce birlikte bir yürüyüş yapıyorsunuz. At sizi tartıyor ve tanımaya çalışıyor. Onlara hem sevgi hem güven vermeniz gerekiyormuş. Ki size liderlik versin. (Ata bindiğiniz zaman talimatlarıızı dinlerse ve sizi sırtından atmazsa, size liderlik vermiş oluyor.)

Ama seyislerinin ötesinde bir liderlik hayal etmemek gerekiyor. Çünkü esasen hayvanlar size seyisleri sebebiyle eyvallah diyorlar. Seyisi ortadan kaybolsa, onlarla uyum sağlamak ve "liderlik" tesis etmeniz için Fasalis (Phaselis) yarımadasını en az üç kez turlamanız gerekebilir. (Bu sırada sizi sırtından atıp kaçmayacağını varsayıyoruz.)

Atlar yılanları seziyorlar ve güzergahta yılan varsa zınk diye duruyorlar. O yöne gitmiyorlar. Biz iki kişi, seyisimiz Ercan ve iki at ile (Sunrise ve Şeker) tur attık. Sunrise Şeker'in annesi.  Munis bir at olduğunu en başta seyisimiz bize söyledi. Şeker de onun oğlu. Aynı aileden oldukları için huyları da benzermiş.

Güzergah boyunca Sunrise'ın durma noktaları var. Sebebi yok. Tam o noktaya gelince Sunrise duruyor. Şeker de onunun liderliğinde (hep bir liderlik meselesi var) hareket ettiği için, Sunrise durunca o da duruyor. Hep birlikte duruyoruz. Ne kadar duracağımız belli değil. Sunrise ne zaman isterse o zaman tekrar yola çıkıyoruz.

Şeker de yolun kenarından yürüyor. Öyle seviyormuş. Onu da ortaya çekmeye çalışmıyoruz. Kenardan kenardan yürüyoruz.

İşte atlara böyle (atın isteklerine tam uyum sağlayarak) liderlik edebiliyorsunuz (yerse). Fakat şahane bir duygu. Atlarla yaşayan bir insanın, içindeki arkadaş canlısı özgür ruha ulaşması sanırım çok daha kolay olur. Onlar insana öğretiyor.

Hayvanları tanıdıkça insan yeryüzünde ancak bir tür olduğunu ve inşaa ettiği tüm kuralların, sosyal rollerin, ilişki dengelerinin ancak bir türün yaşam seçimi olduğunu daha iyi anlıyor. Açıkçası insan türünün kuralları, pek çok tür için son derece komplike. Karakteristik fakat sade (ve bence saygıdeğer) kurallarla yaşayan yeryüzü canlılarının dünyasında, biz insanlık olarak sanırım büyük bir ünlem işaretiyiz.

Not: Bu yazı ile birlikte blogumu takip etmeye başlayan sundance arkadaşlarıma sevgilerimi gönderiyorum. Bu yazıda sizi ensemde hissetsem de, sonraki yazılarda unutmuş olmayı umuyorum.


5 Eylül 2013 Perşembe

Sundance'de diğer türlerle uzun süreli ilişki

Burada, bunca hayvanın arasında, insan dışındaki türlerle iletişim kurmak konusunda özellikle biz kentli insanların epey eksik olduğumuzu düşündüm.

Köpekleri olan arkadaşlarım ile Zerox'un bebekliğinden bu yana birlikte olsam da sanırım onu yeni anlıyorum.

Hayvanlar sadece temel içgüdüleri ile hareket ediyorlar fakat yine de bir karakterleri var. Bir de sevgi, öfke, korku gibi duyguları anlıyorlar.

Burada kızışma dönemindeki köpeğimizin kampın diğer erkek ve dişi köpekleri ile ilişkilerini gün ve gün izledik ve parçası olduk. İnsanın diğer türlerle iletişim kurabilmesi için deneyim içeren nitelikli bir zaman geçirmesi gerçekten çok kritik. Bu zaman sanırım 1 haftadan az olmamalı.

Bizim kız burada bayağı popüler oldu. Bir tane sevgilisi var, Sünger (biz ona Damat diyoruz). Sünger bizim kızın peşinden hiç ayrılmıyor. Kapılarının önünde iç çekiyor. Genç ve romantik bir köpek.

Bir de alfa köpeğimiz var: Efe. Efe çok yakışıklı. Siyah uzun tüyleri, dik bir duruşu var. Alman kurdu veya kırması olduğunu düşünüyoruz.

Kampta bir de dişi köpek var: Fırça. Aman bizim kızın canına okudu. Ne kavgalar ne kavgalar. Tam Dallas. (Doglas..?)

Efe'den çocuk yapacaksın, Sünger'le evleneceksin, diye bizim kıza akıl verdik, gülüştük ama köpekler arasında durum böyle değil tabii.

Sünger mesela, alfa olan Efe bizim kıza yaklaşınca kenarda bekliyor. Onunla rekabet etmiyor.

Fırça (dişi köpek) bizim kız onun alanına 10 metre yaklaşsa bile havlamaya başlıyor. Geçen gün diş dişe kavga ettiler.

O günden beri Efe ortalığın karışmasına pek izin vermiyor. Fırça Zerox'a havlamaya başlayınca Efe hemen ona doğru koşmaya ve havlamaya başlıyor. Saldırmıyor ama meydan okuyor. Bizim kız da Efe'ye veriyor. (Bunun karşılığında mı yoksa beğendiğinden mi bilemiyoruz.) Sanırım biz Zerox'u korumasak, o koruyacak. En azından sürüye katılımını sağlayacak.

Bunu bilemiyoruz. Çünkü biz Zerox'un bir hesaplaşmaya girmesine izin vermiyoruz. Zarar görmesinden korkuyoruz. Tabii, doğrusu bu olmayabilir. Ama burada geçici ve kısa bir süre için bulunuyoruz. O yüzden dengeye değil, korumaya bakıyoruz.

Biz de (insanlar) bu dengenin bir parçası olduğumuz için, hala durum dengede sayılabilir.

Efe ve Damat Zerox'un sahiplerine kendilerini sevdiriyorlar. Onlar da dengenin sadece köpekler arasında olmayacağının farkındalar.

Yarın sabah atlarla bir tur yapacağız. Belki yarın da onları biraz anlarım. Atlara hayranım.

4 Eylül 2013 Çarşamba

Sundance'de 6.günün macerası Hayal kırıklığına gülümsemek

Buranın güzelliği mi, durmanın güzelliği mi bilemediğim bir güzellik içerisindeyim.

Sahilde bir çam ağacının altında, dere kenarında tüm öğleden sonra uzandım. Gün boyu karadan ılık bir rüzgar esti. Saçlarımı kuruttu.

Foto: Zero Mustafa
Fotoğraf  için  Sundance sakini sevgili Zero Mustafa'ya teşekkürler. 
Gün burada koyu çevreleyen dağların arkasından batıyor. Batan güneşin dereye vuran ışıkları, tarifi zor bir güzellik ortaya çıkarıyor. Derenin denize kavuştuğu yerde ufak mavi bir tekne ve kayığı sarı, yelkenleri kırmızı bir yelkenli var. Akşamüzeri boş sahilde, Morroccan Sunset dinlerken, grileşen derenin üzerinde yumuşacık rüzgarla ufak ufak savrulan bu renkli yelkenliyi izledim. Hayal kurdum.

Yeterince kuvvetli istesek de hayatın bize vermeyeceği şeylerin hayallerini, yine de, biz bize (yalnız) ve sessiz olmanın (kimseye bir zararım yok) verdiği rahatlıkla kurmak güzeldir. Hayal ettiğinin yokluğunda yaşamayı bir cennette, ağaçların, denizlerin, dağların içinde, atların arasında öğrenmek zorunda kalırsan, herhalde bir çaresini bulursun.

Hayatın bana bu olasılığı, bugün olarak paketleyip sunmasından ve benim bütün hayal kırıklıklarıma rağmen bunun kıymetini bilebiliyor olmamdan, fevkalede memnunum.                                                  

Bir kadın gülümsemeyi böyle öğrenince sanırım hayat için daha güzel bir kadın olur.


3 Eylül 2013 Salı

Bir derenin denizle buluşması

Sundance dere ile denizin birleştiği bir yerde.
Bir de her çeşit hayvan var. Börtü böcekleri geçiyorum.
Tavuklar, kediler, köpekler, kuşlar, atlar, yengeçler, balıklar.(henüz atları göremedim, yengecin de ancak fotoğrafını gördüm. Mavili bir yengeç.)
Denizi ılık. Ilık diyorsam, inanın, gerçekten ılık. İnsan suda ne kadar uzun kaldığını ancak elleri ayakları buruş buruş olunca anlıyor.  Çünkü su hiç yormuyor.
Burasının mutfağı da bayağı iyi.
Her akşam bir vejeteryan için ziyafet denecek menü var. Ama et yiyenlere de et var.
Buradaki sakinlik yapay değil. Yapay sanıyorsun, ama zaman geçtikçe anlıyorsun ki yapay değil.

Günler verimli bir tembellik ve hafif bir neşe içinde geçiyor.
Böyle tatil yerlerinde işleri daha çabuk hallediyorum. Zaten işe laf kalabalıkları ve insan faktörü yüzünden gereğinden fazla zaman ayırdığımıza hep emindim. İş hayatında en çok insanlarla uğraşıyorsun. İşler tali ve basit.

Neyse konumuz bu değil. Aslında bir konumuz yok. (Bugün Oğuz Atay öyküleri okudum. Bu kadar dağınıklık bu yüzden hoş ve makul karşılanmalı.)

Bu arada Oğuz Atay akrep burcuymuş. İnşaat mühendisiymiş.
Bu tatilimi de inşaat mühendisi bir akrep erkeği ile geçiriyorum. Bu yazın kaderi böyleymiş.

Son olarak melankoliden bahsedelim. Geçenlerde bizim iş yerinde terasta konuşurken bu şarkı arşivden çıktı. Sabahattin Ali şiiriymiş. Hatırlatan sağolsun:

"Beni en güzel günümde, sebepsiz bir keder alır."/ Melankoli


1 Eylül 2013 Pazar

Sundance'de ağaçların altında

Ağustos bitti.
Eylül tatili yaz tatilinin kreması.
Burada 2. günüm.
Bir ağaç evde kalıyorum.
Ortak banyo ve tuvalet kullanıyorum. Rahatımı bozmak hoşuma gidiyor.
Yoksa klimalı bungalovlar da var. (Daha pahalılar, ama ben de single bir kadınım, tatile harcamadığım parayı ne yapayım. Yani mesele para değil. )
Buraya arkadaşlarla geldik.
Herkesin kendi dünyası var. Bazılarının çocukları da var.
Ben İstanbul'da ofiste olmaktansa, burada ağaç altında olmayı tercih ediyorum. Bunun dışında çok bir beklentim yok. Doğada olmak güzel. Ruhuma iyi geliyor. Sabah denize girip duş aldıktan sonra bir ağaç altında kahvaltı etmek, bu sırada bilgisayarımı açıp bloguma birşeyler yazmak, hoşuma gidiyor.
Sabahları ağaç evimin altında tavuklar dolaşıyor. Bu hayvanlar bayağı şuursuz ses çıkarıyorlar. Sanki sürekli ısrar ediyor gibiler ama neye? :)

Buranın küçük bir de barı var. Orası da güzel, sakin bir yer. İyi bir arkadaşınız varsa ya da biraz kafa dinlemek istiyorsanız, ya da aşk acısı çekiyorsanız, ya da varoluşsal sıkıntılar  varsa ve hayatınızı (yine, evet inanılmaz ama hala ve hiç yapmamış gibi ama yapmış olmanın iç sıkıntısı ile ) sorguluyorsanız, buraya gelin, burası güzel. Burası insanı iyileştirir.