Kara sevdaya giriş: “Elveda belirsiz
bedava sevince”
Parlak bir gündüzün içine
yerleşmeye çalışmaktan, mutluluğun peşinde koşmaktan başkaca bir hal daha
vardır. Derdi sevme hali. Sanılanın aksine bu mazoşistlikten değildir.
Çoğunlukla kaçınılamaz olana, yani gönül kapısını yıkıp geçen derde teslim
olmakla ilgilidir. Yenilmek değil, nedeni
bilinmeyen bir sürtünme kuvvetine göğsünü açmak, ona izin vermektir. Yok olmayı
göze aldıkça güçlenen kaslarına şaşırırsın.
Kalbini kör bıçaklara açtığında, bir süre sonra insan kendisini bir gül
bahçesinde bahçıvan bulur. Bu şaşılacak bir şeydir. Önce gül bahçendeki
güllerle, sonra dışardaki diğer çiçeklerle, derken ağaçlarla, ağacın dalında göz
göze geldiğin bir kedi ile, bu manzarayı uzaktan izleyen bir karga ile
anlaşmaya başlarsın. Burası da gündüzdür. Parlak değil, aydınlık bir gündüzdür.
İşte dert kapısı böyle bir kapıdır. İnsanın gözünü kesen, kalbini üşüten parlak
gündüzden, yüzünü okşayan, ruhunu serinleten aydınlık gündüze açılan bir
koridorun başındaki o eski ahşap kapıyı kim görse tanır. Bazıları önünde durup
hayranlıkla kapıyı izler. Bazısı yanındaki meyhanenin müdavimidir, bazısı oraya
bir ağaç diker, bazısı evini bu kapıyı görecek yere yapar, bazısı ise tüm bu
insanların arasından selam verip geçer, evine girer gibi kapıyı açar, girer ve
ardından kapatır.
“Elveda belirsiz bedava sevince
Uçan kuşa eşe dosta elveda
Bütün haşmetiyle gelip çattı
Bir dilimi zehir zıkkım
Bir dilimi candan tatlı.” (Bedri Rahmi Eyüboğlu)
Kara sevda bu kapıdan
evine girer gibi geçip gidenlerin bileceği şeydir. Izdırabın mümkün olmayan
vuslatın yerine geçmesinde, zaman içinde ondan daha tatlı olmasında, parlak
gündüzde mutluluk arayanların bir kısmı için anlaşılmaz bir budalalık vardır.
“Ne çıkar siz bizi anlamasınız da
Evet, siz bizi anlamasınız da ne çıkar
Eh, yani ne çıkar siz bizi anlamasanız
da” (Edip Cansever)
Bu kapının ardında bizi
şairler ve bazı şarkılar bekler.
“kapılarda bıraktılar her şeyleri her
şeyleri
ey üzünç, yalnız bir seni mi aldılar
içeri?” (Turgut Uyar)
Burası sandığınız gibi vebalıların evi değildir. Burada
herkes şık giyimlidir. Bir davette gibidir.
“Ben burada
bir sıkıntıyım, atımdan iniyorum
Benim atım her
zaman
Kim bilir kime
sesleniyorum, sessizlik” (Edip Cansever)
Kara sevdanın ilk gençliği: Hanımeli
kokan sokaklar
Ne diyorduk… Kara sevda hayal
kırıklığı ile samimi bir kucaklaşmadır. Üzüntü hanımeli gibi ince narin bir
ağaçtır, girdiğin her sokağın başından sonuna kadar burnunda tüter. Dışarıdan
bakanlar seni boynu bükük ya da dalgın sanabilirler. Zira kafanı yerden hiç
kaldırmadın. Sen o sırada gönül sarayının bahçesindesin, kederinle oynaşmaktasın.
Delecekse delsin de gözünüzü seveyim, şu matkabın sesine bir çare bulun. Yüreğini
yatırmışsın mangala. Bir de soğan gömmek lazım yanına, çok güzel olur. İşte
böylece yürümektesin sokaktan, ağır ağır.
O sırada bir arkadaşın telaşla yanına
gelip, hayatın ne kadar güzel olduğunu, neden böyle kederli olduğunu, biraz
gülmen gerektiğini, bak kuşların cıvıldadığını söyler sana. Yüreğimi ince ince
dilip mangala yatırdığımı, yanına soğan gömdüğümü, muhtemelen birazdan bir bahçıvanın
çilingir sofrasına oturacağımı sana nasıl anlatabilirim? Hanımeli kokusunu da
mı almıyorsun? Sonra görüşelim mi?
Kara sevdanın “queer”liği: Karınca
kadınlığınca
Sen belki hanım hanımcık bir kadınsın. Sevilmeyi
beklersin. Sevmek erkeğinin işidir. Sen naza çalıştın, cilveye çalıştın. Kabiliyetin
de var Allah için. Ne güzel de sevildin. Bir prenses gibi önümden geçip
gidiyorsun. Konfetiler, konfetiler. Memelerimle göz göze geliyoruz. Evet, bizim
galakside böyle şeyler olmuyor kızlar. Hadi işimiz var, şu banyodaki musluk
damlatıyor yine. Recep ustayı aramam lazım. Numarasını
silmedim inşallah.
Aşk oyunlarını oynayamayan kadınlar için bir dernek falan
kurulmalı.
Merak eden hesap uzmanları okusun, işte bir kadının kara
sevdasının günlük faturası budur.
İyi kötü idare
ettiğiniz ilişkiniz için şükür vakti. Vallahi buralar ayaz şekerim, hiç
çıkmayın.
Ayrıca röntgencilere benden sınırsız oralet! Haydi yine
iyisiniz.
Kara sevdanın kalorifer dairesi: Hüzün
ile hayal kırıklığının pek benzerliği ve bir kaptanın en uzun gecesi
Yaşanmamış günlerin, sevinç olasılıklarının, sevişmek
olasılıklarının hüznü, uzay boşluğunda dönen bir Zeki Müren plağı gibidir.
İnsanın içini bazen bir derin sessizlik kaplıyor.
Hayalinde bu kadar güzel olan bir şey, nasıl olur da yeryüzünde var olamaz? Olay sevdalı olunan kişiden uzak yerlerde,
okyanus açıklarında geçiyor. Fırtına içinde gemisini yürütmeye çalışan bir
kaptansın. Tayfa yorgun, gözlerini sana dikmiş, bir delilik yapmaz inşallah diye
bekliyor. Sana güvenmeye muhtaçlar. Güvenlerini boşa mı çıkaracaksın? Bilemeyiz.
Kara sevda eğlenceleri: Fotoğrafla
konuşmak ve diğer teatral faaliyetler
Hayaller ve bazı gerçek kırıntıları ile insan uzun süre
sevdalık çekebilir.
Fotoğraf işine yatılı okulda ranzamın köşesine iliştirdiğim
vesikalıkla başladım. Sonra kendimi geliştirdim tabii. Örneğin aynada kendimi
ifade etmek konusunda çok iyiyim. Ayrıca evde replik tekrarları ile sahnelerin
üzerinden geçer, detayları incelerim. Hani “Sen geç hadi” demişti. Ben
anlamamıştım. “Sen geç ben geliyorum”, demişti. Gülmüştü. (Dalar) Gülmüştü. (Bu
sırada duvara bakıyor) Ben de çok sevinmiştim ama hiç belli etmemiştim. (Duvarla
konuşuyor herhalde, biz çıkalım) Belli ettim mi yoksa? Yok, kafamı eğip geçmiş
olmam lazım. Şöyle yürüdüm işte. Hiç belli etmedim.
Teknik Alt Yapı: İhtiyaç Molası
Yalnız şunu da söylemek lazım, insan biraz kara
sevdasından uzak kendi başına zaman geçirmek de istiyor. Bu kara sevdanın
ilerleyen yıllarında görülecek şey. Örneğin gazete okurken düşünmezsin.
Sevgilin kara sevda bile olsa, insan biraz kafa dinlemek istiyor.
Zira kara sevdalık için tek başınalık lazımdır. Onu gözün
gibi koruyup kollayacaksın. Tek başınalık hikâyemizin anlatıcısıdır. O olmadan, kara sevda galaksisinde işler
yürümez. Kara sevda yükünü kim çekecek? Tek başınalığında güçlenmiş kolların,
aklın ve kalbin.
Kendine iyi bakacaksın. Gezdireceksin, hava aldıracaksın.
O zaman soluğu Bedri Rahmi’de alalım. Bedri ağabey, ağlamaya geldik, bir demli
çayını içmeye geldik.
“Bir kere sevdaya tutulmaya gör
Ateşlere yandığının resmidir
Âşık dediğin, Mecnun misali kör
Ne bilsin âlemde ne mevsimidir”
Bunların ötesinde, ya da tam göbeğinde, bir hüzün sevgisi
tebelleş oluyor insana. Belki hüznü sevdiğimizden sevdalar böyle tebelleş
oluyor, bilemeyiz. Bir arkadaşım, kendisi Sabahattin Ali’nin gözlük camında
yıllarca durmuş olan kirpiktir, şöyle der:
“Beni en güzel günümde
Sebepsiz bir keder alır.”
Kara sevdanın olgunluk aşaması:
Kabullenme
Kabullenme fikri gelir sonra. Yavaş yavaş gelir. Emin
adımlarla gelir. Tam başın öne düştüğü anda gelir. Kupkuru bir kurtuluş, renksiz
bir düzlük belirir önünde. Kabullenme, dostun senin. Elini gelip omzuna koydu.
Hep böyle yapar. Hiç konuşmaz. O gelince sen de konuşmazsın. Sessizlik dışında
geri kalan her şeyi bir vakum gibi emer. Öfkeni de. Öfken içinden çekilince, sanki
canın çekilir. Merhamet benzeri bir duygu kaplar etrafını. Sen görmezsin. Sen o
anda nefes dahi almazsın. Uzayda bir göktaşı gibi zamansız, yer çekimsiz,
sebepsiz, boşlukta ağırlıksız bir oluşta acına yer ara. Ya da elinde tut. Zaten
ağırlık da yeryüzünde kaldı.
Veda
Peki, şimdi ne olacak? Şu gönül sarayında yapayalnızsın,
bir hayalle oynaşmaktasın. Peki, şimdi ne olacak? Dışarı çıkabilir misin?
Gözlerin güneşe dayanabilir mi?
Elbette!
Hadi oradan…
Gönül sarayından çıkacaksın dostum. (kendine diyor) Bu saray,
gözün gibi baktığın bu bahçe, bu güller, hepsi darmadağın edilecek. Biliyorsun,
buna mecbursun. Bu hayalleri geride bırakacaksın. Biraz hava alacaksın. Şimdi girdiğin
gibi bu ahşap kapıdan çıkacaksın. Sana yeni bir yer ayarlayacağız, güneşli,
balkonlu.
Yapamayacak gibi misin? Tamam. Acelemiz yok. Biraz duralım.
Ayakkabıların nerede? Ağlama lütfen. Ya da ağla bilmiyorum.
….
Haydi, hazırsan şimdi biraz yürüyelim. Merak etme yavaş yürüyeceğiz.
Bacaklarının açılması aylar alacak. Tabii, güneş gözlüklerini takabilirsin.
İstediğin kadar uzun süre takabilir, istersen tüm yazı onlarla geçirebilirsin.