22 Mart 2015 Pazar

Ahşap Kapının Arkası: Kara Sevda

Kara sevdaya giriş: “Elveda belirsiz bedava sevince”

Parlak bir gündüzün içine yerleşmeye çalışmaktan, mutluluğun peşinde koşmaktan başkaca bir hal daha vardır. Derdi sevme hali. Sanılanın aksine bu mazoşistlikten değildir. Çoğunlukla kaçınılamaz olana, yani gönül kapısını yıkıp geçen derde teslim olmakla ilgilidir.  Yenilmek değil, nedeni bilinmeyen bir sürtünme kuvvetine göğsünü açmak, ona izin vermektir. Yok olmayı göze aldıkça güçlenen kaslarına şaşırırsın.  Kalbini kör bıçaklara açtığında, bir süre sonra insan kendisini bir gül bahçesinde bahçıvan bulur. Bu şaşılacak bir şeydir. Önce gül bahçendeki güllerle, sonra dışardaki diğer çiçeklerle, derken ağaçlarla, ağacın dalında göz göze geldiğin bir kedi ile, bu manzarayı uzaktan izleyen bir karga ile anlaşmaya başlarsın. Burası da gündüzdür. Parlak değil, aydınlık bir gündüzdür. İşte dert kapısı böyle bir kapıdır. İnsanın gözünü kesen, kalbini üşüten parlak gündüzden, yüzünü okşayan, ruhunu serinleten aydınlık gündüze açılan bir koridorun başındaki o eski ahşap kapıyı kim görse tanır. Bazıları önünde durup hayranlıkla kapıyı izler. Bazısı yanındaki meyhanenin müdavimidir, bazısı oraya bir ağaç diker, bazısı evini bu kapıyı görecek yere yapar, bazısı ise tüm bu insanların arasından selam verip geçer, evine girer gibi kapıyı açar, girer ve ardından kapatır.
  
“Elveda belirsiz bedava sevince 

Uçan kuşa eşe dosta elveda 

Bütün haşmetiyle gelip çattı 
Bir dilimi zehir zıkkım 
Bir dilimi candan tatlı.” (Bedri Rahmi Eyüboğlu)


Kara sevda bu kapıdan evine girer gibi geçip gidenlerin bileceği şeydir. Izdırabın mümkün olmayan vuslatın yerine geçmesinde, zaman içinde ondan daha tatlı olmasında, parlak gündüzde mutluluk arayanların bir kısmı için anlaşılmaz bir budalalık vardır.  

“Ne çıkar siz bizi anlamasınız da
Evet, siz bizi anlamasınız da ne çıkar
Eh, yani ne çıkar siz bizi anlamasanız da” (Edip Cansever)



Bu kapının ardında bizi şairler ve bazı şarkılar bekler.

“kapılarda bıraktılar her şeyleri her şeyleri
ey üzünç, yalnız bir seni mi aldılar içeri?” (Turgut Uyar)

Burası sandığınız gibi vebalıların evi değildir. Burada herkes şık giyimlidir. Bir davette gibidir.
“Ben burada bir sıkıntıyım, atımdan iniyorum
Benim atım her zaman
Kim bilir kime sesleniyorum, sessizlik” (Edip Cansever)

Kara sevdanın ilk gençliği: Hanımeli kokan sokaklar
Ne diyorduk… Kara sevda hayal kırıklığı ile samimi bir kucaklaşmadır. Üzüntü hanımeli gibi ince narin bir ağaçtır, girdiğin her sokağın başından sonuna kadar burnunda tüter. Dışarıdan bakanlar seni boynu bükük ya da dalgın sanabilirler. Zira kafanı yerden hiç kaldırmadın. Sen o sırada gönül sarayının bahçesindesin, kederinle oynaşmaktasın. Delecekse delsin de gözünüzü seveyim, şu matkabın sesine bir çare bulun. Yüreğini yatırmışsın mangala. Bir de soğan gömmek lazım yanına, çok güzel olur. İşte böylece yürümektesin sokaktan, ağır ağır.
O sırada bir arkadaşın telaşla yanına gelip, hayatın ne kadar güzel olduğunu, neden böyle kederli olduğunu, biraz gülmen gerektiğini, bak kuşların cıvıldadığını söyler sana. Yüreğimi ince ince dilip mangala yatırdığımı, yanına soğan gömdüğümü, muhtemelen birazdan bir bahçıvanın çilingir sofrasına oturacağımı sana nasıl anlatabilirim? Hanımeli kokusunu da mı almıyorsun? Sonra görüşelim mi?
Kara sevdanın “queer”liği: Karınca kadınlığınca
Sen belki hanım hanımcık bir kadınsın. Sevilmeyi beklersin. Sevmek erkeğinin işidir. Sen naza çalıştın, cilveye çalıştın. Kabiliyetin de var Allah için. Ne güzel de sevildin. Bir prenses gibi önümden geçip gidiyorsun. Konfetiler, konfetiler. Memelerimle göz göze geliyoruz. Evet, bizim galakside böyle şeyler olmuyor kızlar. Hadi işimiz var, şu banyodaki musluk damlatıyor yine. Recep ustayı aramam lazım. Numarasını silmedim inşallah.  
Aşk oyunlarını oynayamayan kadınlar için bir dernek falan kurulmalı.
Merak eden hesap uzmanları okusun, işte bir kadının kara sevdasının günlük faturası budur.
 İyi kötü idare ettiğiniz ilişkiniz için şükür vakti. Vallahi buralar ayaz şekerim, hiç çıkmayın.
Ayrıca röntgencilere benden sınırsız oralet! Haydi yine iyisiniz.
Kara sevdanın kalorifer dairesi: Hüzün ile hayal kırıklığının pek benzerliği ve bir kaptanın en uzun gecesi
Yaşanmamış günlerin, sevinç olasılıklarının, sevişmek olasılıklarının hüznü, uzay boşluğunda dönen bir Zeki Müren plağı gibidir.
İnsanın içini bazen bir derin sessizlik kaplıyor. Hayalinde bu kadar güzel olan bir şey, nasıl olur da yeryüzünde var olamaz?  Olay sevdalı olunan kişiden uzak yerlerde, okyanus açıklarında geçiyor. Fırtına içinde gemisini yürütmeye çalışan bir kaptansın. Tayfa yorgun, gözlerini sana dikmiş, bir delilik yapmaz inşallah diye bekliyor. Sana güvenmeye muhtaçlar. Güvenlerini boşa mı çıkaracaksın? Bilemeyiz.
Kara sevda eğlenceleri: Fotoğrafla konuşmak ve diğer teatral faaliyetler
Hayaller ve bazı gerçek kırıntıları ile insan uzun süre sevdalık çekebilir.
Fotoğraf işine yatılı okulda ranzamın köşesine iliştirdiğim vesikalıkla başladım. Sonra kendimi geliştirdim tabii. Örneğin aynada kendimi ifade etmek konusunda çok iyiyim. Ayrıca evde replik tekrarları ile sahnelerin üzerinden geçer, detayları incelerim. Hani “Sen geç hadi” demişti. Ben anlamamıştım. “Sen geç ben geliyorum”, demişti. Gülmüştü. (Dalar) Gülmüştü. (Bu sırada duvara bakıyor) Ben de çok sevinmiştim ama hiç belli etmemiştim. (Duvarla konuşuyor herhalde, biz çıkalım) Belli ettim mi yoksa? Yok, kafamı eğip geçmiş olmam lazım. Şöyle yürüdüm işte. Hiç belli etmedim.
Teknik Alt Yapı: İhtiyaç Molası
Yalnız şunu da söylemek lazım, insan biraz kara sevdasından uzak kendi başına zaman geçirmek de istiyor. Bu kara sevdanın ilerleyen yıllarında görülecek şey. Örneğin gazete okurken düşünmezsin. Sevgilin kara sevda bile olsa, insan biraz kafa dinlemek istiyor.
Zira kara sevdalık için tek başınalık lazımdır. Onu gözün gibi koruyup kollayacaksın. Tek başınalık hikâyemizin anlatıcısıdır.  O olmadan, kara sevda galaksisinde işler yürümez. Kara sevda yükünü kim çekecek? Tek başınalığında güçlenmiş kolların, aklın ve kalbin.
Kendine iyi bakacaksın. Gezdireceksin, hava aldıracaksın. O zaman soluğu Bedri Rahmi’de alalım. Bedri ağabey, ağlamaya geldik, bir demli çayını içmeye geldik. 
“Bir kere sevdaya tutulmaya gör

Ateşlere yandığının resmidir

Âşık dediğin, Mecnun misali kör
Ne bilsin âlemde ne mevsimidir”


Bunların ötesinde, ya da tam göbeğinde, bir hüzün sevgisi tebelleş oluyor insana. Belki hüznü sevdiğimizden sevdalar böyle tebelleş oluyor, bilemeyiz. Bir arkadaşım, kendisi Sabahattin Ali’nin gözlük camında yıllarca durmuş olan kirpiktir, şöyle der:
“Beni en güzel günümde

Sebepsiz bir keder alır.”



Kara sevdanın olgunluk aşaması: Kabullenme
Kabullenme fikri gelir sonra. Yavaş yavaş gelir. Emin adımlarla gelir. Tam başın öne düştüğü anda gelir. Kupkuru bir kurtuluş, renksiz bir düzlük belirir önünde. Kabullenme, dostun senin. Elini gelip omzuna koydu. Hep böyle yapar. Hiç konuşmaz. O gelince sen de konuşmazsın. Sessizlik dışında geri kalan her şeyi bir vakum gibi emer. Öfkeni de. Öfken içinden çekilince, sanki canın çekilir. Merhamet benzeri bir duygu kaplar etrafını. Sen görmezsin. Sen o anda nefes dahi almazsın. Uzayda bir göktaşı gibi zamansız, yer çekimsiz, sebepsiz, boşlukta ağırlıksız bir oluşta acına yer ara. Ya da elinde tut. Zaten ağırlık da yeryüzünde kaldı.
Veda
Peki, şimdi ne olacak? Şu gönül sarayında yapayalnızsın, bir hayalle oynaşmaktasın. Peki, şimdi ne olacak? Dışarı çıkabilir misin? Gözlerin güneşe dayanabilir mi?
Elbette!
Hadi oradan…
Gönül sarayından çıkacaksın dostum. (kendine diyor) Bu saray, gözün gibi baktığın bu bahçe, bu güller, hepsi darmadağın edilecek. Biliyorsun, buna mecbursun. Bu hayalleri geride bırakacaksın. Biraz hava alacaksın. Şimdi girdiğin gibi bu ahşap kapıdan çıkacaksın. Sana yeni bir yer ayarlayacağız, güneşli, balkonlu.
Yapamayacak gibi misin? Tamam. Acelemiz yok. Biraz duralım. Ayakkabıların nerede? Ağlama lütfen. Ya da ağla bilmiyorum.
….
Haydi, hazırsan şimdi biraz yürüyelim. Merak etme yavaş yürüyeceğiz. Bacaklarının açılması aylar alacak. Tabii, güneş gözlüklerini takabilirsin. İstediğin kadar uzun süre takabilir, istersen tüm yazı onlarla geçirebilirsin.