2 Mayıs 2007 Çarşamba

Parçalı Bilinç Etüdleri

Şimdiki zaman:
Eve gelip üzerimi çıkardım, radyoyu açıp mutfakta yemek yapmaya koyuldum. Zaman içerisinde sessiz kalmayı öğrendim dostlarım. Issızlığın ortasında korkmayı da öğrendim. Önce gölgemden sonra kendi sesimden korktum. Bu sırada mercimekli köfte ve yoğurtlu çorba yapmasını öğrendim. İnsanların gözlerinden korktum, insanların ellerinden, insanların tökezlemelerinden korktum. Sık sık öldüm. Havanın griliğinden, evrenin büyüklüğünden, yıldızların uzaklığından, olasılıkların çokluğundan öldüm. Neyse ki bir de açlıktan ölmeyeceğim, bir meslek edindim.
Geniş zaman:
“Evet, bu çok açık, beni olasılıklar mahvetti”
Olasılık, gerçekliğin en büyük düşmanıdır. Gerçeklik, olasılıklar arasındaki iktidar mücadelesinin ya da bir arı vızıltısının etkisi sonucu varolan bir oluştur. Gerçeğin bir diğer olasılıkla arasındaki mesafe, bu gerçekliğe inanmayı engelleyecek ölçüde kısadır, minördür, hiçe yakındır fakat hiç değildir. Hiç sıfırdır. Adı geçen mesafe ise ancak gerçeği kimileri için tekleştirerek kuracak kadar hiçtir.
Gerçeğin iktidarını besleyen esas nokta ise sıfır ile bir arasında yer alan ve bir ile iki arasındaki ile hiç de eşit olmayan mesafedir. Zaten bu doğrusal öğretiler bilincin kıvrımları içinde eğilip bükülmekten kaçamamışlardır.
Sessiz olmayı öğrenmek zordu dostlarım. Hep titiz bir orijin hesabı içindeydim. Bir süre sonra bu hesapları bir kenara koydum ve artık orijin noktasının bir kabul olduğuna ve böyle bir kabulümün ne yazık ki olmadığına karar verdim. Halbuki her şey daha kolay olabilirdi.
Böylelikle orijine göre konumlandırmayı planladığım siz sevgili eş dost ahalisi de, maalesef uzay boşluğunda savrulan vesikalık fotoğraflara döndünüz. Hep istediğim aile ağacını asla yapamayacağım.
Geçmiş zaman:
Oysa önceleri her şeyi formülize etmek ve şemalaştırarak anlamak konusunda ileri bir yeteneğim olduğunu düşünürdüm. İlişkilerinin yönünü ve hızını belirlemekte usta olduğumu falan. Aslında pek hata yaptığım da söylenemezdi. Fakat ne idiği belirsiz gri günlerin ardından, zihnimde yaşadığım havai fişek patlamaları sonucu, neredeyse belleğimi yitirmişçesine ne yapacağımı, ne diyeceğimi, ne düşüneceğimi bilemez hale geldim.
Parçalanma:
Bu durum zaman içinde bölünerek çoğaldı. Ortaya çıkan bu yeni durumun yarattığı fikirlerin kimisi öldü. Kimisi gidip dosdoğru Allah’ı buldu, ona sığındı. Bir kısmı da bir ormana daldı ve bu bilmediği ağaçların arasında ilerlemeye karar verdi.
Orman yolcuları:
Önceleri ormanın bu loş serinliği onlara iyi gelmişti. Çok uzun ve çok ince ağaçlarla dolu bu ormanda ağaç dallarının aralarında sızan ışık huzmeleri onlara cennete doğru yürüyormuş hissi vermişti. Fakat cennete doğru yürüyenler ormana hiç girmemiş, doğruca Allah’a doğru yürümüşler, yolu hiç uzatmamışlar, iyi de etmişlerdi.
Cennet yolcuları:
Allah’a doğru gidenler önce nurlu bir beyazlık içindeydiler. Yüzleri aydınlık, abdestli ayakları pamuk pamuktu. Parmaklarında gümüş yüzükler vardı. Her biri bakir(e)lik yemini etmiş ve iman aşkıyla nişanlamıştı kendisini. Buna gerek var mıydı bilmiyorum. Kendiliğinden gelişen bir arzuydu bu. Aşka da benziyordu, o yüzden sıcak karşılandı herhalde.
İslam dinini belki diğer dinlerden ayıran ve bu anlamda tek kılan en güzel tarafı tasavvuf içindeki aşktır herhalde. İşte bu cennet yolcuları bu yüzden daha çok aşk yolculuğundaydılar denebilir. Bu yolculuk ileriye doğru bir yolculuk değildi elbette. Çoğunlukla dairesel ve geriye doğru bir hattı takip ediyorlardı. Işıltılı olduğu kadar çetin de bir yolculuktu bu. Her zorluk aşkı artıran, özlemi artıran bir teşvikti onlar için. Bu naif yürüyüşün başı ve sonu yoktu. Burası evrenin içi gibi görünmekteydi ve bu yolculuk evrenin merkezine yapılan bir yolculuğu andırıyordu.

Ölenler:
Ölenler ise sadece öldüler. Eski ışıltılı gözlerimdeki merakta, arzuda, kırgınlıkta kaldılar. Fakat önemli bir işe yaradı bu ölümler. Orman yolcularının hatıralarının oluşmasına, dolayısıyla bilinçlerinin bu ölülerin arasından, mezarlıkların bereketli topraklarından fışkıran ağaçlar gibi filizlenmesine yol açtılar. Bu sebeple, orman yolculuğu sık sık bu ölümleri anmak için kesilirdi. Yavaşlamanın arkasından gelen duraksamaları, geleneksel olarak yere çömelme, dizlerini kendine çekip cenin vaziyetinde yere bükülme takip ederdi. Yerden doğruluşları ise bir semazenin dönüşü gibiydi. Daha bilge, daha tam olunduğu sanılan o eski zamanların darmadağın olmuş her parçası için, o eski tamlık için büyük bir özlem duyuyorlardı böyle zamanlarda. Aslında bu ölümlerin nedeni, tamlığın sona ermesinden başka bir şey değildi. Bu son cennet yolcularının da orman yolcularının da doğuşunun nihai sebebiydi.
Aslında:
Aslında hem cennet yolcuları hem de orman yolcuları artık o eski tamlığın asla olmayacağını, ancak bir hayale giden uzun bir yolda yapılacak ibadetlerin ve çekilecek özlemin olduğunu bas baya biliyorlardı.
Öte yandan cennet yolcuları da orman yolcuları da kolektif bir alt bilince sahiptiler. Her iki grup da bir diğer grubu sık sık hissediyordu. Fakat bu onların yollarında herhangi bir birlik yaratmıyordu. Cennet yolcuları bu birliği “aşk”ta, orman yolcuları ise “an”da bulmak için yürüyorlardı.
Şimdiki zaman:
Bu parçalanmanın ruhumu darmadağın etmemesinin sebebi, kendimi zamanın kucağına bırakıvermem olsa gerek. Fakat söylediğim her söz, en ufağına kadar verilen her karar parçalanmayı tetikliyor. Bu durum kendiliğinden bir sessizlik getirdi bana. Acıyan yaraya bastırmamak kadar doğal bir güdüyle susmayı öğrendim. Sessizlik yeni kapılar açıyor. Bu kapıların ardında ne var acaba?
Önemli not: “Evet, bu çok açık, beni olasılıklar mahvetti”
Orman yolcuları karşılarına bir şey çıkmadığı zaman tedirgin olurlar. Çıktığı zaman ise şaşırırlar, korkarlar ve kafaları karışır. (Homo-sapiens) Hayata olan yabancılıklarını gene hayatın içinde gezinerek pekiştirmek isterler. (ağrıda süreklilik ilkesi) Gerçekte bu seyahat artı bir ile eksi bir arasında yapılan beyhude bir çaba gibi görünmektedir. (Sıfırın biçimsel çemberliği) İnsanların söyledikleri, söylemedikleri, gördükleri, görmedikleri, sevdikleri, sevmedikleri her şey bir öyledir bir böyledir ve buradadır. Burada nihilist bir inancı budala bir varoluşla yaşar orman yolcuları. Bu hiçlik fikrinden, bu gelgitlerden ve her hali ile gerçeklik iddiasında olan çelişkilerden beslenirler. Orman yolcuları zaman içinde sanatta ve teknolojide ileri gidecek, iktidar sahibi olacak ve kendi kendini yok edecek gibi görünmektedirler. Bunun sebebi şudur: Orman yolcuları yolculukları boyunca çeşitli nesnelerle ve olgularla karşılarlar ve onlarla ilgili akıl yürütmek durumunda kalırlar. Bu onların zihinlerini açık tutmaktadır. (Alet kullanma yetisi)
Fark: Cennet yolcuları ise, aşk üzerine şarkılar söyleyecek, şiirler düzecek gibidirler. (Lirizm)
Şimdiki zaman:
Böylece varoluşumu tekrar gözden geçirdim. Alet kullanmayı öğrendiklerinden orman yolcuları biraz küstahlaştılarsa da, cennet yolcularının lirizmi bir çeşit denge sağlıyor. Gene de birisi bana şöyle bir masal anlatsa inanırdım:
Masal:
Ormanın başına geldiklerinde halk yorgun düşmüştü. Kimisi hala devam etmek, ileride ne olduğunu görmek, oradaki meyvelerden yemek hayvanları avlanmak isterken, kimisi de yolculuğa devam etmenin halkı açlık ve hastalıktan kıracağını düşünüyordu. Fakat sesler giderek çeşitlenmeye, fikirler dallanıp budaklanmaya, tartışmalar alevlenmeye başlayınca, halkın içindeki kahin belli belirsiz bir sesle bu gürültünün arasında homurdandı:
“Konuşmalarınızın kavgaya ve kana sebep olacağı aşikar. Kan dökülecek çaresi yok. Bir kısmınız ormana dalacaksınız. Bir kısmınız neden işin buralara geldiğini düşünecek ve olduğunuz yerde düşüncelere dalacaksınız. Kendinizi affetmek için önce bir tanrı yaratacak sonra ona sığınacaksınız. Fakat ne bu tanrıyı bulacaksınız ne de yola neden çıktığınızı hatırlayacaksınız sonunda. Ölenler ölmüş olacaklar. Geride kalanlar ise kulaklarında uğuldayan ve bir türlü anlayamadıkları bir sesin söylediklerini duymaya çalışarak geçirecekler ömürlerini. Kimisi sessizce duracak, kimisi daha iyi duymak için kulağına kulak ekleyecek. Bu sesin gelecekten gelen bir davet olduğunu sanacaksınız. Oysa bu sizin geçmişinizin sesidir.”
Bu sırada kavga çoktan alevlenmiştir. Kahin gözlerini kapar. Başına hızla inen taşla yere serilir. Böylece geçmiş başlamıştır.
Geniş zaman:
İnsanı harekete iten şey nedir? Neden merak eder insan? Bunu ormana sormak gerekmez mi? Bu davetkar durgunluğun hiç suçu yok mudur? Suç mu? Suç herhalde geniş zamanlı bir kelimedir. Belki de bu merakı tetikleyen şey, süreklilik içinde hijyen sağlayan ölümdür. Zaman bir noktalı virgülse, onun noktası ölüm olsa gerek. Merak ve hırs yaratan şey ise virgüldür, yani süreklilik. Bilinç varsaydığı süreklilik karşısındaki fanilikle baş edemez görünmektedir.
Olasılıkların yarattığı esneklik:
Olasılıklar insanın bir gerçeklik içinde yaşamasına, bu gerçekliğe sıkı sıkıya bağlanmasına engel oluyor. Fakat aynı zamanda başı ve sonu olan bir oluştansa, zamansız bir varoluşu vaad ediyor. Masal şöyle de anlatılabilir diyor yani:
Alternatif masal:
Ormanın başına geldiklerinde halk yorgun düşmüştü. Biraz dinlenmek üzere uyudular. Uyandığında açlık içinde ne yiyebileceğini düşündü her biri. Şimdi, orman yoktu. Fakat hiçbiri yokluğunun farkında değildi. Daha çok bir ormanın olduğunu hatırlamıyor gibiydiler.
Kaçış: Orman yok muydu? Bu neyi çözer? Her düğüm noktasında kesip atacak mıyız? Bunu yapamayız dostlarım. Ayrıca makastan da kurtulmalıyız. İyi ama insanoğlu bu düğümleri çözmeye muktedir midir sizce? Örneğin, insanlık devam edecek diye düşünüp, kendi ölümünüze teselli bulabilir misiniz? Ölmeyecekmiş gibi sakin ve bilge yaşayabilir misiniz? Yoksa bu hayatı her seferinde en başından keşfeden insanın haksızlığa uğradığını mı düşünüyorsunuz?
Şimdiki zaman:
İnsanın insanlığıyla uğraşması zor iş. Yemek yapıyorum, bu sessizlik iyi. Dışarıda binlerce insan var. Bir kişiye merhaba demek işte bu kadar zor. Sokakta yere bakmadan yürümek, gözlerinize bakmak bu kadar zor dostlarım. Tökezlemeniz bu kadar kolay, elleriniz bu kadar hoyratken ve bu kadar ölümlüyken siz, korkmamak zor. İnsan sessiz kalmayı ister istemez öğreniyor.
Radyo: Saat yirmi. Birazdan Türkçe Sözlü Hafif Müzik dinleyeceksiniz.

1 yorum:

Aysen Ataseven dedi ki...

Ogun Duman diyor ki: Bu öykün için ne düşündüğümü biliyorsun, ilk okuduğumda söylemiştim, sense kulaklarına inanamamıştın. Nasıl ki o zaman o kadar açık yürekliydim, şimdi de öyle olacağım: Kuğuları böylesine özel yapan ne renkleri ve kılanvaki kıvrımları değil, en güzel şarkılarını ölürken söylemeleridir. Sense neştersizlikten mustaripsin. Kimi zaman en iyi öykü, ilk öykü olabiliyor. Bu öykünü en başa al, hemen arkasından da vur diğerlerine neşteri.